28 Mart 2013 Perşembe

Hi, i care!



Bir dolu soru işaretleri ile dolu beynim.
Resmen her şeyi bir kenara bırakıp neden niçin diye sorgu sürecine geçmiş durumda.
Hiçbir soruya cevap veremeyecek kadar da yorgunum aslında.
Sanırım İzmir beni yok etmeye başladı yine.
Her geçen gün biraz daha dibe biraz daha dibe...
Yaptığım her şey..
Çalışmalarım..
Çabalarım..
Hepsi boşa gidiyormuş gibi geliyor.
Bir kaç gündür artık sorduğum ve yanıtını aradığım soru "kimim ben?" üzerinden gidiyor.
"Neden buradayım ve ne yapıyorum?" sorularına yanıt arıyorum.
Bulabiliyor muyum derseniz, buluyorum esasında.
En azından tıp okurken ki gibi pişmanlıklarım yok.
Yine de o kadar çok yorulmuşum ki artık mücadele etmek adına kendimde güç dahi bulamıyorum.
O eski hayalleri olan ben kalmadı..

Durduk yere ağladığın bir süreç vardır ya çok dolarsın kimse seni anlamaz.
Heh işte tam da o döneme girdim bir kaç gündür bir de.
Sorguluyorum kendimi hiç mi bir şey yolunda gitmez?
Hiçbir şeyin mi karşılığı olmaz ya?
Hiç mi takdir yok?
Hani bazen düşünüyorum da İstanbul resmen bir melek kalıyor İzmir'in yanında.
İnsanlar olaylar tepkiler idealler yapılanlar çözümler problemler...

Tanrım! Bitsin artık şu okul.
Sadece mezun olmak istiyorum.
O kadar çok yoruldum ki..
Evimi, yatağımı, sarılıp sorgusuzca ağlayabildiğim annemi özledim ben.

28 Ocak 2013 Pazartesi

Mirror



Şöyle bir aynaya baktım da bu sabah.. 
Yeterince mükemmeliyetçi olmadığımı fark ettim. 
Eğer gerçekten mükemmeliyetçi olsaydım hayatımdaki herkes mükemmel olurdu. 
Ve ben bunun için savaşırdım... 
İşin sıkıntılı yanı her şeyin mükemmel olmasını istediğim konularda ya ben çok baskın geliyorum ya da yeterince baskınlık sağlayamıyorum.
Madem bu kadar mükemmeliyete takıldık o zaman her şeyin mükemmel olması adına ne gerekiyorsa onu yapmalıyım. 
Başka bir seçim? 
Öyle bir şey yok. 

6 Ocak 2013 Pazar

Bir kitap..



A Garden of Eden In Hell;

Uzunca bir zaman sonra korkularımın gün yüzüne çıkışını seyrettim bugün..
O kadar uzun zaman olmuş ki onları derinlere bastıralı..
Her bir kelime, 
Tırnaklarıyla kazıdı üstlerindeki toprağı, ve birer birer karşıma koydu hepsini..
Gözyaşlarımla eşlik ettim bende kelimelere..
"Bir çocuk, annesinin yanında olduğunda her şey mümkün. Korkmaz, ona güvende olduğunu hissettirir.." derken Alice, 
Damlalar artık süzülmek yerine akıyordu göz çukurlarımdan..
En zayıf noktamı işaret ediyordu bu sözleriyle, "korkmak." 
Onca zaman önce bin bir çaba ile derinlere sakladığım ve kullanımdan attığım "korkmak" fiiliyle yüzleştiriyordu beni..
Herhangi birini kaybetmekten ya da bir şeyleri yitirmekten korkmuyorum aslında ben..
Biraz daha realist yaklaşıyorum sanırım hayata; çünkü, benim için yitirdiğimde üzülmem için tam anlamıyla kendimi adamam gerekiyor ve ben bunu ailemden başka hiç kimseye yapamıyorum..
Benim korkum ise tamamen "ölüm" üzerine...
Sevdiğim, değer verdiğim insanların bir gün öleceklerini düşünmek, kabullenmek bana çok zor geliyor.
Düşünsenize bir gün anneniz yanınızda olmayacak ve siz bir başınıza bütün bir hayatın yükünü sırtınızda taşıyor olacaksınız.. Dahası sizi, siz olduğunuz için sonsuz bir sevgi ile seven kadın artık olmayacak...
....

"Uzun hayatım boyunca ne öğrendiğimi sorun. Size şu cevabı veririm; 

Öncelikle, anneme minnettarım. Bize hayatımız boyunca öğrenmeyi, öğrenmeyi,öğrenmeyi dikte ettiği için. Bilmek, öğrenmek için. İşin temeli bu. 
Oğlumla beraber bir toplama kampı gazisi olarak..
Her şey için şükran borçluyum. Asılmadığım için, afiyet içerisinde olduğum için tabii ki, güneşi gördüğüm için, bir gülümsemeyi görebildiğim için.
Birinden güzel bir söz duyabildiğim için..
Her şey bir nimettir..."

Belki de bu sözleri söylerken Alice, "annemi" anımsatması, hayata tutunuşunu tarif ettiği için sanırım.. 
Her zaman, her şeyin bir iyi noktasını bulmaya çalışan bir kadın annem..
Umutla ve bardağın her zaman dolu tarafıyla olaylara ve hayata yaklaşan bir kadın o. 
Hayatım boyunca bana dayattığı her şeyi sayıklanarak yaptım ben.
Bütün bir çocukluğumu katlettiğini düşündüm.
Herkes çocukluğunu bu kadar güzel yaşarken, bense sürekli onun dikte ettikleri ve kararlarıyla yaşamak zorunda kaldığımı düşünüyordum...
Şimdi şöyle bir bakıyorum da, hayatın sınırları içerisinde sonuna kadar keyif alabilmeyi öğretmiş bana o. 
Gerçeklerle yaşamayı ama hayallerimizin hayatımızı beslediğini öğretmiş bana..
Sevmeyi öğretmiş bana.
Herkesi ön yargısızca yaklaşarak sevebilmeyi, şans tanımayı öğretmiş bana.. 
Bir insana, sevebilmeyi gösterebileceğimi öğretebileceğimi öğretmiş..
Korkmadan "seni seviyorum" diyebilmeyi ve sevdiklerine sonsuz sevgiyi sunmayı öğretti bana. 
Korkularımı benden daha iyi bilirken bile ne kadar cesaretli olduğumu söyleyerek "cesaret" aşılayan bir kadın o. 
İşler kötü gittiğinde ya da dibe battığımda, "Ee? Gelebileceğin en dip noktadasın şu anda, peki ya bundan sonrası? Ne yapacaksın çıkmak için gün yüzüne?" diyerek kendimi sürekli sorgulamamı sağlayan bir kadın o. 
Hayatta, kendi doğrularından ve aileden başka hiçbir şeyin seni ileriye taşıyamayacağını söyleyen bir kadın..
Kardeşim ve beni sonsuza dek seven bir kadın..
"Beni mezara hapsetmeyin. Ben sizleri denize aşık ettim. Yakın ve küllerimi savurun.. Nerede olursanız olun, dünyanın apayrı yerlerde belki de, denize baktığınızda gördüğünüz ben ve benim size olan sonsuz sevgim olacak.." diyen bir kadın o..

Şimdi soruyorum size,

Böyle bir insanı,en yakın arkadaşınız, 
Canınızın bir parçası olan kardeşinizi,
Artık yaşını başını almış olmasına rağmen sizin her istediğinizi yapan bir anneanneyi,

Bir gün öleceklerini kabul edebilir miydiniz? 

Bir gün tamamen yalnız kalacağınızı kabul edebilir misiniz?

Peki ya ölüm korkusu?
Yüzleşebiliyor musunuz onunla gerçekten?
Ben yapamıyorum..

Aileme kavuşmak için 8 gün kala..
Onları gerçekten çok özledim...


*Bu yazı aileme ithafen yazılmıştır..

Aşağıdaki video'da A Garden of Eden In Hell - Alice Herz Sommer ile yapılan ve bu metne kaynak olan söyleşi yer alıyor... 


7 Nisan 2012 Cumartesi

E(v)ğlenmek..

 


Pembe elbiseler..
Kırmızı ayakkabılar..
En sevilen rengin pembe - kırmızı tonlarında olması..
Barbie ve Ken ile başlayıp "sen baba ol ben anne" diye devam eden evcilik oyunları..
Pembe panjurlu bir ev.
İlk aşk.
İlk ayrılış.
İlk gözyaşı.
İlk terk ediliş.
Sevilmek.
Sevmek.
İlk öpücük.
Özlemek.
Acı çekmek.
..
Ard arda dizilen domino taşları gibi kadınlarda evlilik hayalleri.
Her bir yenisinde doğru erkeği arama çabaları..
Sonsuzluk inançları..
Huzur..
Arayışlar.
..
Tam "işte buldum" diyorsun ki uçup gidiyor ellerinden.
Hiçbir şey yapmadan sadece gidişini izliyorsun.
Yıkılan hayaller ve tükenen inançlarınla bir başına kalıyorsun.. 
Hayalleriniz olduğunu hatırladığınızda, 
Nasıl da mücadele ettiğin(iz)i anımsadığınızda,
Gözlerinden seni nasıl da arzuladığı hatırına geldiğinde, 
En kötüsü de hepsinin sonunda bir başına kalmanın hiçbir mantıklı açıklamasını bulamadığında, 
"Böyle aşkında, aşık olmanında amk ben" diyorsunuz işte. 

27 Mart 2012 Salı

Anılar ve Şarkılar..


Benim çocukluğumda, en güzel anılara en güzel şarkılar hep eşlik ediyordu anımsıyorum da. 
Şimdi ki gibi cd'ler dvd'ler yoktu.
Kendi başına odana gidip bangır bangır müziğin sesini açıp dinleyemiyordun.
Dans edemiyordun içinden geldiği gibi..
Ya da bağıra çığıra beğendiğin şarkıyı söyleyemiyordun.. 
O zamanlar sadece evin bir köşesinde duran kocaman teypler vardı.
Kocaman walkman'ler vardı.
Kasetlerimiz vardı.
Aile büyükleri şöyle bir dinlenmek istediklerinde gramafona plak koyarlardı.
Çoğumuzun evinde teyplere takılan mikrofonlardan vardı..
Evde ya da odada bir başımıza kaldığımızda bir anda sahne ışıkları yanıyor ve elimizde mikrofon masa üzerinde annelerimizin topuklu ayakkabılarını giyip dans ediyorduk.
Berbat bir sese sahip olmamız ve de sözlerini doğru telaffuz edememiz bizi ilgilendirmiyordu.
Belki çok komiktik; 
Ama mutluyduk. 
...
Bu aralar müzikle ilgili ciddi sorunlar yaşıyorum..
Bir dönemin hit şarkıları, özüne saygı olmadan şimdilerde çoluk çocuğun dilinde cover halleriyle.. 
Cover yapan grupları suçlamıyorum.
Tamamen dinleyici hatası bu.
Şarkının şu anki halini orjinali zannedip iddialaşan bir nesilden bahsediyorum.
1930'lar da temeli atılan Caz'dan bihaber olup Caz, Blues hayranı olanlardan.
Frank Sinatra için ölüp bitip I'll Never Smile Again şarkısı için adam ne yazmış diyerek aslının piyanist Ruth Lowe'un ölen eşi için bu şarkıyı yazıp bestelediğini bilmeyen nesilden bahsediyorum. 
"70's,80'ler de yaşamak vardı" diyipte o dönemin disko anlayışıyla dalga geçen müziklerini sevmeyen, o dönemi sadece Heavy Metal'den ibaret alan bir nesilden bahsediyorum sizlere.
...
Ne kadar da içler acısı dimi durum? 
O kadar çok şey var ki bunun üzerine yazıp çizilecek..
Öyle büyük bir nefret öfke sinir hakim ki kelimeler düğümlenip kalıyor boğazımda.
Müzik elden gidiyor yahu!
Tüketiyorlar onu da!
Yok ediyorlar en güzeli en özeli..
Ne anılara saygıları kalmış ne de müziğe insanların. 

Biz çocukken..
Kime ne anlatıyorum ki biz çocuktuk işte..
Büyüdük.
Şarkılarımızda bizimle büyüdü.
Sizin yok belki ama bizim büyüdüğümüz şarkılara sanatçılara hala sonsuz bir saygımız var.
Anılarımıza saygımız var.
Bu yazıyı yazmaya kendimi zorlama nedenimde sanırım bu saygıydı.

İçindeki çocuğu öldürmeyi başaramamış..
Anılarını bir türlü silemeyen..
Bu yaşına gelmiş olmasına rağmen eskilerden bir şarkıyla yıllar öncesine gidip "annee" diye ağlayan bir çocuk olarak..
Bu yazıyı yok sayacak ve benim dediklerimi duymayacak kadar "duyarsız" bir nesil yetiştirsek de..
Sanırım sadece saygı duymanızı isteyebiliyorum sizden..
Bırakın da, yarın öbür gün, ben ve benim gibi bir kaç geri kafalı, çocuklarına müziğin en güzel hallerini dinletip anlatabilsin..

Siz gene döneme ayak uydurmaya devam edin ama..
Eski şarkıların 2000 li versiyonlarını bilin orjinal niyetine.
Her güzel şarkıyı ve başarılı sanatçıyı tüketmeyi unutmayın sakın.
Ha bir de şu aralar bakıyorum da Dubstep modası tavan yapmış.
Hani bilmeyenleriniz vardır diye söyleyeyim dedim.. 

4 Ocak 2012 Çarşamba

Tak Tak !?



"Tak Tak !?" sesiyle irkildi.
Bir anda ayağa kalktı.
Bir suçlu gibi sorgulanırken, "Böyle hayat çok daha güzel.." sözlerini yineliyordu.
"Nerelerdesin" diyenlerden,"Özledi(k)m" diyenlere rağmen yineliyordu sözlerini.
Peki nasıl güzeldi hayat böyle?

Herkesten soyutlanarak mı?
Arkadaşı gibi görünen insanların hayatlarından çıkarak mı?
Yoksa çekip giderek mi?

Aslında herkesten soyutlamıyor idi kendini.
Sadece kendi hayatına kendi doğrularıyla devam etme kararını almıştı.
İdeallerinin peşinden gidiyordu.
Toz pembe gözlükleri kırıp atmış, somut olanın peşinden gitmiş,
Arkadaşı gibi görünen, yapmacık olan, çıkar derdindeki bütün insanları yok saymaya karar vermişti.
"Belki de bazıları özel kalmalı.. anılar da varken.." diyordu kendi köşesinden izlerken, hayatından sunduğu "özel" yerinde onlara fazla geldiğini anladığında hepsinden vazgeçmeye karar verdi.

Sonsuza dek özel kalacak insanlar da vardı hayatında..
Hiçbir kadının/adamın ulaşamayacağı yerler.
O yerler var oldukça acı çekeceğini ve o acı ile yaşarken her saniye daha da çok özleyeceğini biliyordu.
Bir yara kabuğunu soymak gibi; biraz acılı biraz kanayarak biraz da parça bırakarak çıkartmaya çalıştı o'nları hayatından.
Şimdi daha az acı verdiğini, kendiyle mutlu olduğunu söylüyor.
Ancak, tutkunun ne denli kutsal olduğunu..
Yaşanmadan bir hayatın bomboş geçeceğini de ekliyor.

Bir iç çekiyor en derininden...
Gözlerinde hafif bir buğlanma ile devam ediyor anlatmaya.
Hayatta dostluğun..
İhtiyacın olduğunda ağlayabildiğin ve elini tutan insanların var olmasının ne kadar da değerli olduğundan bahsediyor.
Rekabetin saçma sapan bir medya düzeninde her an yok olabilecekleri bir platformdan ziyade kariyerin peşinde bambaşka olduğunu vurguluyor.
"Kazanmak ve başarı!" diyor.. "Bunlar haz veriyor ve doyuyorsun" diye de tamamlıyor cümlelerini.
Sıfırdan başlayıp çok fazla yol katetmiş gibi görünen insanları izlerken güldüğünü de ifade etmekten kaçınmıyor.
"Nasılsa gay modası var her yerde herkeste.. Erkekte kalmadı artık.." diyor ve gülüyor "Şanslı bir jenerasyonuz aslında biz. Sonra ki dönem adına üzülüyorum. Post-modernizmin çok çok ötesindeler tanım ve kavram yanılgıları yaşıyorlar, insanları medyayı da buna göre yönlendiriyorlar. Ancak; evren ve dünya, medya, sosyal medya ve bu camialardan çok çok farklı boyutlarda yer alıyor.." derken ciddi bir mizaç sergiliyor.

Ortalarda olmadığı 3 aylık bir sürecin yanında 2011 nasıldı diyoruz..
Biraz duraksıyor.
"Bazı anlar vardı, zordu, mücadele gerektiriyordu, acı veriyordu.
Büyümeyi reddederken sen büyümen için zorluyordu bazen dayatıyordu.
Sonra bir anda işte dipteyim. buradan daha ötesi yok diyerek bir süre kendimi bakıma aldım.
Kendimi karşıma aldığım, bazen kavga ederken bazen de sessizce bakıştığım bir sürecin ardından hayatın tadını almaya başladım, arkadaşlığın var olduğunu, rekabetin (elle tutulur olanlarının) ne denli güzel olduğunu ve 2011 in sonuna gelirken soundun daha bir şekerli tınılarına ulaştığı bir yıldı oldu." diyor.

Peki ya 2012 ? Beklentiler var mı ? dediğimizde..
"Ben artık dileklerle girmiyorum yeni yıllara" diyor ve "Her sene bin bir dilekler dileyerek giriyoruz yeni yeni yıllara.. Ardımızda bıraktığımız bir yığın hayal kırıklıklarımız, acılarımız yokmuş gibi gülümsüyoruz. Saat 00.00 gösterdiği andan sonra gülümsemelerimiz kırgınlaşıyor gözlerimizde geçen yıldan kalma pus geri geliyor. Acı çekmeye devam ediyoruz değişen hiçbir şey yok aslında her şey aynı.. Sadece seneler ilerliyor ve bizler yaşlanıyoruz.. Bu yüzden artık dileklerle girmiyorum ben yeni yıla. Onca dilek yerine sadece huzur ve sağlık diyorum. Onlar olmayınca hiçbir şey olmuyor." diyor sonra kahkaha atıyor "Biz yaşlanıyoruz ya artık bizden huzur sağlık para gibi dilekler çıkıyor. Gençlere sorsan neler neleeer dilerler kim bilir. Ama herkesin gönlünce olsun bu yılda." diyerek bitiriyor sözlerini.

Eskisinden daha bir mutlu bakıyor hayata ama aynı kaldığı halleri de var.
Halaa "huzur her şeydir"diyor ve "olmasaydı yaşayamazdım galiba ben. gülümsemek kahkaha atmak ağlamak hayat belirtisi yahu bunları yapamayan insanlar yaşayan ölüler resmen. Ben bu kadar erken ölmeyi düşünmüyorum seyir defterine yazılacak daha çok anılar olacak. Size de bir şey olmaz merak etmeyin acı patlıcana kırağı çalmaz derler" derken kahkaha atıyor tekrar.

Kahkahaların kesildiği yerlerde tebessümler hep var.
Ve hayat her zaman devam ediyor.

30 Ekim 2011 Pazar

One Day.


Hiç yanlış kişi ile olduğunuzu düşündünüz mü?
Hayal bile kuramadığınız biriyle olduğunuzu?
Ya da hayallerinizi katlettiğinizi?
Ya da yanınızdaki kişinin umutlarınızı tükettiğini..
Çalan şarkı da siz salya sümük ağlarken,
 Dokunmasını ya da sarılmasını en olmadı ufakcık bir öpücüğü beklediniz mi?
Bazı filmler yalnız iken ya da doğru kişilerle izlenmeli..
Ağlarken bile sizinle dalga geçen ya da sizinle eğlenen kişiyle gidin..
Bırakın durmadan konuşsun..
Başınızın etini yesin..
Mutsuz olmaktan daha iyi gelecektir ruhunuza..
"Hepsi işte bu kadardı" demek yerine, "ne de çok özlemişim onu" demek daha bir başka..
Öyle bir şey oldu ki..
Hayatıma giren insanlara zaman tanımayı reddediyorum.
Hayatıma alarak belli bir zaman tanıyorum zaten onlara fazlasına ne gerek var?
Bu süreyi kullanamadıktan sonra seneleri versem ne değişecek ki?
Hiçbir şey..

İşte bu yüzden bazen bir şey olur..
Çok büyük bir şey değildir aslında bu..
Ama bir şey olur işte..
Olur öylece.
Sadece olur.
Ve yine biter sadece.