30 Ekim 2011 Pazar

One Day.


Hiç yanlış kişi ile olduğunuzu düşündünüz mü?
Hayal bile kuramadığınız biriyle olduğunuzu?
Ya da hayallerinizi katlettiğinizi?
Ya da yanınızdaki kişinin umutlarınızı tükettiğini..
Çalan şarkı da siz salya sümük ağlarken,
 Dokunmasını ya da sarılmasını en olmadı ufakcık bir öpücüğü beklediniz mi?
Bazı filmler yalnız iken ya da doğru kişilerle izlenmeli..
Ağlarken bile sizinle dalga geçen ya da sizinle eğlenen kişiyle gidin..
Bırakın durmadan konuşsun..
Başınızın etini yesin..
Mutsuz olmaktan daha iyi gelecektir ruhunuza..
"Hepsi işte bu kadardı" demek yerine, "ne de çok özlemişim onu" demek daha bir başka..
Öyle bir şey oldu ki..
Hayatıma giren insanlara zaman tanımayı reddediyorum.
Hayatıma alarak belli bir zaman tanıyorum zaten onlara fazlasına ne gerek var?
Bu süreyi kullanamadıktan sonra seneleri versem ne değişecek ki?
Hiçbir şey..

İşte bu yüzden bazen bir şey olur..
Çok büyük bir şey değildir aslında bu..
Ama bir şey olur işte..
Olur öylece.
Sadece olur.
Ve yine biter sadece.

28 Eylül 2011 Çarşamba

Music Please Vol.26



Geçtiğimiz günlerde bahsettiğim üzere artık uzunnn uzadıya Music Please yazmayacağım..
Ama bu demek değil ki paylaşımlar dengesizleşecek..
Her zamanki gibi o dönem ne esiyorsa ona yer vereceğim..
Aslında bugün kafamda Marc Anthony'e dönüşü adına yer versem mi diyordum ki, Sia'nın oldukça hoş David Guetta düeti fikrimi değiştirmeye yetti..
O halde bu hafta Music Please de uzun bir aradan sonra Sia & David Guetta düeti olan Titanium var..
Başlayan yoğun okul temposunda bir nebze de olsa hareket enerji versin..
Motivasyonu kaldırır umarım sizinde..
Buyrunuz şarkı efenim..




Keyifli dinlemeler ve iyi haftalar dilerim.. 

25 Eylül 2011 Pazar

Sorular sorular..


Bazı insanları anlamak zor zanaat doğrusu.
Genelleme de insanlar kompleks yapıda olduklarından sanırım bu.
Ya da bazı kuvvetli duyguların bu denli harcanması bana zor geliyor.
Sevmek..
Dokunmak..
Sevişmek..
Aşk..
Bunlar öylee Facebook duvarlarında yaşanacak duygular değiller bence.
Ya da olmayan birine karşı bir aşk sevgi besleyemezsin..
Bu yüzden de aşkı yaşamayan..
Sevmeyi bilmeyen insanların bu denli derin kuvvetli duyguları laçkalaştırması can sıkıyor.
Bu denli basit duygular mı bunlar?
Sevmek bu kadar mı kolay artık?
Aşk bu denli mi bayağılaştı?
Peki insanlar?
Her şeyi neden bu kadar hızlı tüketiyorlar?

Cevapları bulduğum bir gün sanırım arınmış olacağım..

16 Eylül 2011 Cuma

Aptal bir "ben"



Hiç pişanlıklarınız oldu mu?
Keşke zamanı geri alabilseydim dediğiniz?
Keşke dediğiniz?
Tekrar yaşasaydım dediğiniz?
Bir kez daha "o"na ait olsaydım dediğiniz..

En büyük pişmanlıklarımız her zaman en özensiz şekilde kendi hazırladıklarımız oluyor nedense..
Üzerinde çok fazlaca titreyip düşündüklerimizse yitip gidiyor sadece..

Hayatta yaptığı her şeyden pişmanlık duyan bir insan değilimdir aslında.
Bir kaç şeyden öteye gitmez pişmanlıklarım..
Hep bir pozitif yanını bulur ona sarılır devam ederim hayata.
Ama bazen..
Öyle bir insan girer ki hayatınıza..
Bir anda ne yapacağınızı, nasıl davranacağınızı bilemezsiniz..
"Her erkek/kadın gibi işte" kalıbını yıkıp geçer karşınızda..
Ne öyle bir sevgiye..
Ne de öyle birine alışık olmadığınız için yitirirsiniz onu..
Pişmanlık mı?
Şu an bile diz boyu..
Ama anılar çoook güzeldir arda kalan..
Topitop alıp parka gitmeler..
Sahilde fısıldanan o dizeler..
Otobüsten inerken şaşkınlık ve korku içerisinde gerçekleşen ilk öpücük..
Bir gün şayet çocuk yapmaya karar verirsem "baba" olmalı dedirten bir adam..
En çok neyi özlüyorum biliyor musunuz?
O çook güzel sarılıyordu..
Masmavi gözleri vardı ve huzur veriyordu..
Peltek olmasını da çok seviyordum..

Ne öğrendim biliyor musunuz?
Eğer biri gerçekten farklıysa..
Korkuyorsanız..
Sadece geçmesini bekleyin..
Kendinize onun için zaman verin..
Tadını çıkarın her saniyesinin..
Bahaneler arkasına saklanmayın korktuğunuz için..
"Canım yandı ve korkuyorum" diyin.
Eğer elinizden tutmuyorsa o zaman sığının boş bahanelerinizin ardına.
Sonra da seneler sonra bir melodi duyun..
Ve hatırlayın onu ne çok özlediğinizi..
Aramaya korktuğunuzu..
Kaybetmekten ne kadar da korktuğunuzu..
Size ne denli büyük duvarlar ördüğünü..
Ve sonra ne kadar da aptal olduğunuzu tekrarlayın kendinize.
Ağlayın sızlayın..
Sonra böyle bir blog yazın bütün gerçekliği ile ilk kez.
Bütün anıları tekrar yaşayıp ağlayın.
Sonra da "belki de hayatında şu anda birisi vardır ve gerçekten de mutludur." diyin.
Canınız acıyacak.
Ağlayacaksınız.
Özleyeceksiniz..
Özlemişsiniz de zaten.
Ama bir daha tekrarlamayacaksınız..

En büyük pişmanlığınızda "keşke bu deneyimi öğreten o olmasaydı." olacak..

15 Eylül 2011 Perşembe

Loading %87.7



Heey ben geldimmm !!
Ne kadar güzel bir iç tasarım olmuş öyle blogger çok sevdim !!
Bayaa olmuş yazmıyorum.
Ama geçerli nedenlerim vardı bir ton şey üst üste geldi işin yoksa çöz bide onları falan filan işte.
Uzatmaya gerek yok.

Normal şartlarda kızgın mutsuz mutlu iken yazan içini döken bir insanken ben nasıl oldu da yazmadığımı soran kişiler oldu.
Neden yazmıyor film müzik konusunda diyenler oldu.
Blogu kapatacak mısın diye soranlar oldu.
Bunların dışında belki de beni en çok kıran da yazdıklarımın beğenilmediği yönünde oldu.
Buna neden kırılıyorsun kendın ıcın yazmıyor muydun dıyenler elbette olacaktır.
Ancak, durumun onunla alakası yok.
Beğenmeyen insanların şahsım adına saldırılar yapması ciddi bir sıkıntı oluşturuyor.
Bende bu yüzden artık Music Please köşesini düzenli yenilemek ancak herhangi bir uzun uzadıya detay yazmamaya karar verdim.
Filmler hakkında yazmaya devam edeceğim ancak bunları insanlar için değil tamamen izlediğim film kritikleri kenarda dursun diye düşünerekten olacak.
Artık bencil bir blogger haline geldim sanırım ben de.
Yavaş yavaş sonu geliyor blogunda hayatımda bir çok şey gibi.
Her şey bir yana okul konusunda da ipleri ele almanın vakti artık geldi de geçiyor gibi.
Bakarsınız yeni bir blog oluşumu yolunda giderim.
Şimdilik öptüm sizi. 

30 Ağustos 2011 Salı

Tutsaklık.


Bazen kendime çok kızıyorum amma velakin evdeki hesap çarşıya her zaman uyamıyor.
Bu yıl İstanbul Film Festivali kapsamında Kadıköy'de oynadı Orhan Kemal'in eserinden uyarlanan 72.Koğuş.
Ancak ben, "Kadıköy'e kim gidecek şimdi" diyerek "Dvdsini alır izlerim." demiştim.
Nitekim Dvd'sini de aldım ancak bir türlü izlemiyordum.
Kısmet bugüneymiş.

Film hakkındaki bireysel görüşlerimi söylemeden önce Orhan Kemal hakkında biraz konuşsak diyorum.
Her ne kadar Türk Edebiyatı ile içli dışlı olmasam da, o kadar güzel nezih yazarlarımız şairlerimiz var ki insanın göğüsü kabarıyor bahsettikçe onlardan.
Orhan Kemal, 20.yüzyıl edebiyatçılarımızdan.
Eserlerinde genellikle kendi hayatından da parçalar koyduğu, yoksul, işçi, arka sokak insanlarının hayatlarını, dönemin en güzel insan - toplum ilişkileriyle kaleme almıştır.
Çok fazla kitabını okuduğumu söyleyemem Orhan Kemal adına ama okuduklarımı sorarsanız, Ekmek Kavgası, Mahalle Kavgası ve Cemile güzeldi.
Lisede çok isyan ederek okumuş olsam da şimdi Edebiyat Öğretmenlerime bütün katkıları için teşekkür ediyorum.
İyi ki okutmuşlar ve iyi ki okumuşum.

Bugün bahsedeceğim ise 72.Koğuş.
Orhan Kemal'in 1954 yılında yayınlanan eseri.
1967 yılında 72.Koğuş oyunu ile Ankara Sanatseverler Derneği tarafından en iyi oyun yazarı seçildi Orhan Kemal.
Şimdi ise Murat Saraçoğlu yönetmenliğinde bir kez daha seyirci karşısına sunuldu.
Mart ayında vizyondaki yerini aldı almasına da beklenilen tepkiyi alamadı bence.
Oysa ben çok merak ediyordum.
Çocukken, Salkım Hanımın Taneleri filminde Yavuz Bingöl ve Hülya Avşar yine bir aradaydı.
İkisiniden de normal hayatta hiç haz etmememe rağmen filmi çok beğenmiş ve çok etkilenmiştim.
Öyle ki 72.Koğuş'ta da beni hiç şaşırtmadılar.
Tam böyle dönemi yansatacak oyuncular ikisi de.
Tabii ki 72.Koğuş'ta sadece Hülya Avşar ve Yavuz Bingöl yer almıyor.
Kerem Alışık, Songül Öden, Civan Canova, Devrim Saltoğlu gibi isimler de var.
Filmin konusuna gelince, II. Dünya Savaşının etkisindeki Türkiye'deki kıtlık yıllarını anlatıyor.
Ancak olaylar bir cezaevinde.
İnsanlığın ne denli bir halde olduğunu, paylaşmanın verdiği huzurla, üç kuruş için insanın yapmayacağı şey olmadığı gösteriyor.
Hani vaktinde kendini izleten filmler var diyip duruyorum ya ben.
30 Ağustos Zafer Bayramı ve Ramazan Bayramı bir aradayken 72.Koğuşu izliyorum.
Bir yandan Ramazan Bayram'ında paylaşmaktan "komşun açken sen tok yatma" sloganlarından bahsediyoruz ancak kendimiz bile "önce can" diyoruz hatta "sonra canan" kısmını es geçiyoruz.
Diğer yandan 30 Ağustos Zafer Bayram'ını kutluyoruz.
Mustafa Kemal Atatürk'ün bu Zafer Günü'nü anıyoruz şükranla..
Anıyoruz anmasına da, sadece bir gün anarak geçiriyoruz diğer 364 gün o Zafer'i baltalamakla meşgulüz.
Sonra üzerine 72. Koğuş'u izliyoruz.
Açlık,kıtlık,sefalet..
İnsanlar bir parça ekmek için bile işkenceye mağruz kalıyorlar.

Yıl 2011.
Zafer Bayramı 30 Ağustos 1922.
Eser yılı 1954.

Seneler geçmesine rağmen, bir tek dini bayramlar ve dini göreneklerin bu denli ayakta kalması beni şaşırtıyor.
Kültür ve görenekleri yok saymalıyız demiyorum ama ileriye götürebilecekken, yıl olmuş 2011.
Milenyum çağındayız.
Ayakta kalan tek şey dini inançlarımız.
Baş kaldıranların bile çıkarları doğrultusunda olması bir yana, birilerinin bir taraflarını itina ile yalamadan bir yere varamayacağını öğretiyorlar mekteplerde bile sınavlarla.
 Sonra tartışınca özgürlükten, eşitlikten, haklardan bahsediyoruz.
Tarihinden ders çıkaramayan ve bu tarihi önüne alıp gurur bile duyamayan bir biziz.
İnsanlar 50 senelik, olmayan bir tarihlerine bile sahip çıkıyor bizse tarihte yaşıyoruz.
Durmadan geri..
Hiç durmadan geriye gidiyoruz.

Tarih uzun çaplı ve tartışması bana düşemeyecek kadar geniş.
Hem malum yazanı içeri tıktıkları şu günlerde, elime tesbih alıp "tövbe tövbe" bile çeksem kurtulamam..
Burada kesmek lazım.
Tarih sevmem demeyin.
Bizler de tarihin birer parçasıyız.
Hele ki geriye doğru gittiğimiz şu günlerde,
İzleyin, okuyun, ölçün tartın,değerlendirin ve düşünün..

Keyifli seyirler dilerim. 

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Cover Yapmak Yetenektir.



Cover yapmak kesinlikle yetenek işidir.
Her şarkı coverlanmaz.
Ve her yapılan cover oturmaz.
Anlayacağınız özel bir yetenek gerekiyor cover yapmak için..
Şarkının hakkını verebilmek için.
Birazda yetenek gerekiyor müzik açısından.

Peki ya Gülçin Ergül nereden çıktı?
Hepsi ile ilk çıktıkları dönemlerde aralarından en parlak geleceğin bu sarışın bukleleri olan kız, Gülçin demiştim.
Ama o zamanlarda hem biz hemde yapılan şarkılar arayıştaki biz için "çocukça" idi.
Hepsi'nin müzik kariyerine baktığımızda daha da beter hale geldiklerini görüyoruz.
Ancak, geç de olsa aralarından Gülçin sıyrılıp kendi yolunu çizme kararı aldı.
Nisan ayında Hürriyet Kelebek'te albüm yolda diye haberi okuduğumda çok sevinmiştim.
Helee hele caz,blues terimlerini okuduğumda çok heyecanlanmıştım.
Doğruyu söylemem gerekirse albüm çıktığında ilk indirenlerden ve hayal kırıklığına uğrayanlardan biri de ben oldum.
Caz namına neredeyse hiçbir şey göremedim.
Beklediğim Blues bu değildi.
Böylesine yetenekli bir ses gerçek anlamında harcanıyordu.
Ve ben bunu her adının geçtiği konuşmalarda ifade edip duruyorum..
Ancak, ne kadar kötü bir albüme sahip olsa da.
Ne kadar kötü bir gruptan geliyor olsa da.
Kadının ses çok güzel lan.
Yetenekli falan da.
Bilsem ki Akustikhane'deki gibi güzel güzel coverlardan oluşan bir konser yaşatacak hiç tereddüt etmeden giderim konserine.
Ama tabii önce playlisti de görmek lazım bileti almadan.
Umarım en kısa zamanda sesini harcadığını fark eder de kendisinin de sevdiği gibi blues caz albümü yapar.
Şahsen ben cover olmasına da razıyım bu albümün..
Keyifli dinlemeler dilerim..


15 Ağustos 2011 Pazartesi

Music Please Vol. 25


Bu hafta Music Please'de aslında iki farklı sanatçı arasında git gel yaşadım..
Ve sonunda bir karara vardım ikisini de bir kaç gün arayla paylaşmaya karar verdim..
Ancak, önceliğimi Emilia'dan yana kullandım..
Son jenerasyonun cokta hatırladığını düşünmüyorum açıklası Emilia yı..
Ama bizim kuşak muhakkak hatırlıyordur şu dizeleri..
"I'm a big big girl, in a big big world...."
Çocukken bir tek o kısmını söyleyebiliyordum..
Seneler sonra "hadiii canımmm" diyerek tekrar buldum Emilia'yı..
Bütün albümlerini de indirdim çocukluğumdaki gibi dinleyerek eğleniyorum..
Ancak bu sefer tek fark şarkı sözlerini tamamen anlayıp söyleyebiliyorum..
Değişmeyen yanıysa anılar halaa aynı..

Gelelim kim bu Emilia sorusunun cevabına..
Emilia, İsveçli pop soul sanatçısı..
Evet bütün şarkılarında bu tadı alıyorsunuz..
Ne sizi sıkıyor ne de bir yerden sonra yeter dedirtiyor..
Hep bir gülümseme yaşatıyor bana..
Belki de çocukluğuma kadar gittim diyedir bu..

Her neyse..
Emilia'nın soul pop sanatçısı olduğunu söylediğime göre albümlerine bir göz atabiliriz demektir..
1996 yılında Abba grubunun managerı olan Stig Anderson'un oğlu tarafından keşfedildi..

1998 yılında ilk albümü Big Big World yayınlandı..
En çok bilinen albümü de Big Big World oldu zaten..
Dikkat edip dinlemeden geçmeyin diyebileceğim şarkılarsa sürüsüne bereket..
Bence siz bütün albümü dikkatlice dinleyin ama Twist Of Fate, Big Big World, Maybe Baby ve Daddy's Girl şarkılarını daha bir çok dinleyin..

2000 yılında kendi adını verdiği Emilia adlı albümü yayınladı..
Bu albümde yine dikkat çeken parçalara şöyle bir baktığımda Kiss By Kiss ve Tell Me Why adlı şarkılar daha bir göze çarpıyor bence..

2007 yılında ağırlıklı olarak İsveçce şarkılardan oluşan Sma Ord Av Karlek adlı albümü yayınlıyor..
 Bu albümün adının meali "Aşk Küçük Bir Kelime" demekmiş bu arada.
Bu ilginç albümünde elbette dikkat çeken şarkıları var..
Bunlar; En Sang Om Karleken, Sma Ord Av Karlek ve Fotspar i Snön..
Tabii bunlar tam anlamıyla bu şekilde yazılmıyor araştırıp netten bulursunuz artık meraklılar klavyemin yetemediği harfleri..

2009 yılına geldiğimizde, Emilia Eurovision Şarkı Yarışmasında ülkesi İsveç ulusunu temsil ederek finalde 9.sırada yer aldı..
Aynı yıl Eurovision da temsil ettiği şarkı ile aynı ada sahip olan My World adlı albümü yayınladı..
Bu albümün dikkat çekenleri ise, Coming Home, Teardrops ve You're My World şeklinde..

Bu haftanın şarkısı da eski günlerin anısına Big Big World'ü seçecektim ancak bana bütün anılarımı tekrar canlandırdığı "Keşke tekrar çocuk olsam.." dedirttiği için Twist Of Fate..
Ayrıca Emilia ile seneler sonra kavuşmamızı sağladığı için sevgili Utku'ya da teşekkürlerimi buradan da iletiyorum..
Bazı arkadaşlar özeldir ayrı bir güzeldir işte..

Keyifli dinlemeler dilerim..



11 Ağustos 2011 Perşembe

Tv Series 4


Drama temalı filmler ile başladım o şekilde devam süreci içerisindeyim ve baktığınızda "Bu kız sadece drama mı izliyor yani?" diyebilirsiniz ama bu doğru değil..
Olabildiğince izlemekten keyif aldığım zamanın ve şimdinin dizileri hakkında bilinen bir kaç kelamı ifade ediyorum burada..

Bu hafta ki Tv Series konuğu True Blood.
Her ne kadar True Blood için fantastik dram kategorisini verseler de, bana göre vampir pornosu..
Vampirin pornosu mu olurmuş demeyin izleyin olduğunu görün..
Normal şartlar altında 2008 yılında yayına başladı True Blood ve şu ana kadar 4 sezon yayınlandı..
Yayınlanmaya da devam ediyor şu aralarda 4.sezonu..
HBO yayınlarından biri olan True Blood, Sookie Stackhouse Serisi ve Güney Vampirleri Serisi kitapları temel almakta..
Yazarı Charlaine Harris..
Artık izlemeyen kalmadığını düşünsem de benim kafamda olabilenler önyargılılar için şöyle bir konusuna değinmek istiyorum..
Küçük bir kasabada vampirler ve insanların bir arada yaşamalarıyla aralarında oluşan etkileşim çekim ve olguları ortaya koyuyor..

Kendi adıma konuşmam gerekirse ortalama 2.5 hafta önce izlemeye başladım..

İzlediğim önerdiğim diğer diziler gibi herhangi bir şey hissettirmiyor aslında bana..
Normal koşullarda vampir film, dizi ve kitaplarının suyunun çıktığını düşünüyorum hala da..
Ancak bu dizide çeken şey açılış müziği..
"Ee indir dinle" diyenlerin olacağını az çok tahmin ediyorum ama 55dk boyunca izleyip gülebiliyorum..
Kafa dağıtma konusunda birebir bence..
Tabii açılış şarkısının da ayrı bir yeri var..
Her neyse ben sezonu yakaladım öyle ya da böyle..
Boşa zaman harcamaktansa "normal" bir zaman geçirdim diyebilmeniz için şahsen tavsiye edebilirim bu pornoyu..
Ah şey vampir dizisi olan True Blood'ı..

Buyrunuz Imdb' nin düşünceleri..
Buradan da HBO True Blood sayfasına erişebilirsiniz..
Vee işte bu da o müthiş açılış..


** Jace Everett - Bad Things  

Keyifli Seyirler dilerim.. 

7 Ağustos 2011 Pazar

Colors.


Zaman kendini tekrar ediyor..
Bu ya bir döngü ya da rastlantı..
Her ne ise bu..
Zamanlamayı öyle güzel başarıyor ki..
En çok ihtiyacın olduğu noktada..
Huzuru aradığında..
Özlediğinde..
Umudun tam da tükenmek üzere olduğu sırada..
İyi ki geldin mi demeliyim..
Her şey o kadar kompleks bir halde ki şu anda..
Sadece tadını çıkartmak istiyorum..
Giderken, ardından bıraktığı bütün hayallerin zamanıdır belki şimdi..
Ya da benim gerçekten doğru zaman kavramıyla ilgili takıntılarım var..
Ya da gerçekten her şeyin değişme vakti gelmiştir..
İnsanların..
Yaşamların..
Kararların..
Hayatın belki de..

Elma şekeri güzeldir..
Çocukken ki gibi üstüm başım yüzüm gözüm batarak yemeyi özledim sanırım..
Belki bir gün..
Uzun zaman sonra..
Çocukken oynadığım parkta..
Ya da Kordon'da..
Yemyeşil çimlerdeyken alır bana..
Ya da ben alırım..

Her neyse..
Huzurun geri dönmesi tekrar güzel..
Birde sorular olmasa..
Ve zaman..
Senden halaa nefret ediyorum;
 Beklemek zorunda kaldığım için senin ilerlemeni..

Now i'm down i'm just hanging on the corner
I can't help but reminisce
When u're gone all the colors face..
U're gone...

Belki bir kez daha gitmezsin ve renkler hep böyle parlak kalırlar hayatımda..

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Tv Series 3


Drama dizileriyle başlamışken devam edeyim dedim..
Six Feet Under'dan sonra çekilen 2-3 başarılı dramalardan biri Mad Men benim için..
Matthew Weiner tarafından yazılan Amerikan dizi Mad Men..
2007 yılında yayın hayatına başlayan Mad Men, hala devam etmekte..
Şimdiye kadar 4 sezonu geri de bırakan dizinin 5.sezonu ne zaman başlayacak şu an için meçhul..
Bir an önce başlasa da bizde izlesek diye düşünen bir değilimdir sanırım..
Dizi kalmadı yahu izleyecek..

Konusuna da biraz bakacak olursak, izlemeyenler ya da başlamayı düşünenler için..
1960 ların Amerika'sından şu ana kadar olan değişimleri anlatıyor en genellediğimiz de dizi.
Şimdiye kadar iki Altın küre ve altı Emmy Ödülü'nün aralarında oldugu çok sayıda ödül kazanmıştır..

 

Imdb ne mi diyor Mad Men için ? buradan bakın öyleyse..

Keyifli seyirler dilerim.. 

4 Ağustos 2011 Perşembe

Tv Series 2


Tv Series bölümüne başlayıp öylece bırakan biri olmak istemiyordum ama şu aralar ne yaptıgıma ben bile anlam veremezken bunu size açıklayamam sanırım..
Bahane üretmiyorum gerçekten..
Neyse uzatmadan yazmaya başlıyorum ki bu hafta 2 3 tane Tv Series yazacağım..
Takip ettiğim güncel dizilerle birlikte, gençlik dönemlerime, çocukluğuma dair severek izlediğim ve büyük etki bırakan dizilere de burada yer vermek istiyorum..

Ve işte onlardan biri..
Six Feet Under..
Halaa izlemeyenlerin olabileceği görüşündeyim..
Ancak, bu izlemeyenlerin de bir an önce başlamalarını öneriyorum..

Six Feet Under, HBO tarafından yapılmış bir televizyon dizisi..
Normal şartlar altında dizi 2001 - 2005 arasında yayında olsa da, Türkiye'de Cnbc-e tarafından yayınlanmış olup Temmuz 2007 yılında son bölümü gösterilmişti..
Lise yıllarımda yeri geldiğinde salya sümük ağlatan..
 Allan Ball'ın senaryosunu yazdığı bu seri, bir cenaze evi işleten ve bu evde yaşayan ailenin yaşandıklarını anlatıyor..

Drama severlerin daha fazla geciktirmeden izlemelerini düşündüğüm bu dizinin birde aldıkları ödüller var..
2003 yılında En İyi Drama Dizisi dalında "Altın Küre"..
2004 yılında Altın Küre'de iki ayrı dalda yarışıp "En İyi Kadın Oyuncu" ödülü almıştır..
32 kez Emmy adaylığı alıp 7sini..
8 Golden Global adaylığından da 3 ünü kazanmıştır..

IMDB ne mi diyor Six Feet Under için ? buradan bakın öyleyse..
HBO Six Feet Under Sayfası için de buradan buyurun..



Keyifli seyirler dilerim.. 

2 Ağustos 2011 Salı

Izmir..


Neden Izmir'le ilgili yazdığımı bilmiyorum..
Ya da bu başlığı açtığımı da..
Ama bu sabah bir şey oldu..
Kardeşimle manava gittik ve "limon" da alalım limonata yaparız abla diyince Eylülsu, bir burukluk yaşadım..

İzmir'de olaylı bir ev dönemimi artık bilmeyen okumayan kalmadı dıye dusunuyorum..
O evimin yakınlarında bir bahçede limon ağacı vardı..
Tırmanıp oradan topluyordum ben limonları..
Öyle miss kokusu vardı ki ağacın..
Zorla gel ve topla beni diyordu..
Birgün bu ağacın tepesine çıkmış toplarken bir dede ile nine tarafından azar işitmiştik..
Aslında azar sayılmazdı..
Önce "koparmayın onları terbiyesizler" dediler..
Sonra gelip "neden koparıyorsunuz cocugum?" diye sordular..
"O kadar güzel koku yayıyor ki yolun başından buraya sürükleniyoruz resmen" diyiverdik..
O ninenin anlattığına göre, en güzel limon veren limon çiçekleri Izmir'de yetişiyormuş..
O yüzden bir başka bir güzel kokuyormuş o ağaç..

Hiç huyum değildir ya Izmir'i övmek..
Neden bilinmez son bir haftadır her bok atanın ağzına bir tane çakmadığım kalıyor..
O denli sevgi patlaması yaşıyorum Izmir'e..

Sonra Üniversite Tercihi edecekler Ege de 9 Eylül de ayrı güzel..
Bir kere Buca,Narlıdere,Bornova nerede olursa olsun kampüsler Izmir'deler..

Helee şimdii..
Ne sıcaktır Izmir.. 
Sıcağı bunaltıyor ama varyaa o Kordon yemyeşill..
Cıvıl cıvıl insanlar..
Helee akşamüstleri..
Güneş batarken Kordon'da olmak kadar güzeli yok..
Sahilevlerinde arkadaşlarınla balık yemek ya da yemek için gidipte kapalı diye "hava aldık en azından" diyerek dönmek gibisi yok.. 

Bostanlı Sahili, Karşıyaka son derece güzelken bile "Göztepeliyiz biz.." demek gibisi yok..
Öğrenci evinde fırın olmadığından "annemin evi gibi" dediğim, TeaPot'ta içilen çaylardan, havuçlu kekten güzeli yok..
Ege'deyseniz her ay 50 kere düzenlenen ve ısrarlarla gittiğiniz her partinin ardından "bir daha gelirsem iki olsun" demek gibisi yok..
Gecenin bir yarısı çok sevdiğiniz arkadaşlarınızın "aşağa insene" diye arayıp kapının önünde pijamalarla oturmak gibisi yok..
Küçükpark'ta oturup da doğru düzgün hiçbir kafenin adını bilmemek gibisi yok..
Her Allah'ın günü kahvaltı niyetine Üniversite 2'ye gitmek gibisi yok..
Kampüste (Ege'nin kampüsünde) cıvıl cıvıl güneşin tadını tavla atarak çıkarmak gibisi yok..
Şirince'den alınan şarapları bir gecede bitirip sarhoş olmak gibisi yok..
Hayalbazın canlı performanslarında eğlenmek..
Sardunya'nın sıcak şarabın yanında dart oynamak gibisi yok..
Twitter buluşmasında herkesin sohbet yerine aynı anda Tweet girmesi gibisi yok..
Gecenin bir yarısı açıkınca yemeksepeti.com'a girip sipariş edilen dürümler gibisi yok..
İzmir'in yağmurunda ıslanıp, bir günde kırılan 3 4 şemsiyenin ardından küfretmek ve bir saçak altında dinmesini beklemek gibisi yok..
Ama ayrı bir güzel İzmir'de yağmur..

En başka olanı da ne biliyor musunuz?
İzmir kadar ruhu dinlendiren bir başka şehir yok..

İzmir'e ve Limon Ağaçlarına..

** Fotoğraf, Sevgili Deniz Ünlüsü'ne aittir..
Konak Meydanı


31 Temmuz 2011 Pazar

Music Please Vol. 24


"I feel something falling from the sky
I'm so sad I make the angels cry..
Tears from the moon
Fall down like rain
I reach for you.."

Derken Sinead O'Connor bir yerlerden tanıyorum ben bu şarkıyı dedim kendime..
Ama o kadar O'Connor a ait gibi duruyordu ki şarkı, engelleyemeden 3-5 kez ard arda dinledim..
"Music Please'de muhakkak yazmalıyım bu şarkıyı" diyip araştırmaya başladığımda Lunascape'in, o büyüleyici ses O'Connor a benzerliği ile beni bir kez daha şaşırtan vokali Kyoko Baertsoen, Fulber'i tebrik ettiriyor doğrusu..
Bu kadar mı birebir oturur sesler yerine..
Her neyse..
Buradan bu güzel grupla tanışmamı sağlayan canım arkadaşım Pichie Pich'e teşekkürlerimi iletiyorum..

Bu hafta Music Please'de Conjure One bizlerle birlikte olacak..
Conjure One, Rhys Fulber'in solo çalışmasının adı..
Yapım çalışmaları Kanada'da başlayıp yaklaşık 4 yıl sürmüş..
Bu 4 yıl içerisinde (1997-2001) Fulber, dünyanın dört bir yanından melodileri toplayıp çalışmasıyla aynı adı taşıyan Conjure One albümünde birleştirmiş bütün bu sampleları..
Albümleri üzerine genel bir yorum yapmamız gerekirse, bayan vokallerin ağırlıklı olması elbette ki daha bir çekici kılıyor Conjure One'ı..
Elektronic, trip hop, chillout ve birazda pop kategorileri altında toplayabilecek olsak da, Conjure One çok daha fazlasını sunuyor bize..
Elektronik müzik türü içerisinde belki de en sakin tempoyu yakalayanlar arasında..
Yumuşak soundun arkasında gizlenmiş elektronik samplelar insanı kendinden geçiren melodiler hakim..
Dinlediğiniz de önce sadece farklı geliyor, sonra kendinizi teslim etmenizi öyle tatlı bir dille sağlıyor ki, büyüleniyorsunuz..

Peki bu başka diyarlara götüren grubun albümlerinden ne haber?

Fulber'ın çalışmasıyla aynı adı taşıyan albümden bahsetmiştim demin de..
Conjure One adını taşıyan, 4 yıllık bir çalışma ile meydana getirelen albüm 2002 yılında piyasaya sürüldü..
Bu albümde en çok göze çarpan şarkı sanırım benim grupla tanışmamı sağlayan o müthiş şarkı Tears From The Moon oluyor..
Ancak; Damascus, Tidal Pool ve Redemption üçlüsünün yanı sıra Center of The Sun, Sleep gibi şarkıları da oldukça iyi..
Aslına bakarsanız ilk albüm olmasından mıdır bilinmez bu albüm diğerlerine nazaran çok başka bence..

İkinci albüm Extraordinary Ways 2005 yılında piyasaya çıkıyor..
Ve elbette bu albümde de yine o müthiş deneyimler yer alıyor..
Müthiş düetler de pek tabii..
Poe ile düet şarkılardan biri olan albümle aynı adı taşıyan şarkı Extraordinary Ways bu albümdeki en güzel şarkılardan biri bence..
- Bu arada halaa hiç Poe şarkısı dinlemediniz ise "Not A Virgin Anymore" şarkısıyla hemen başlayın derim..-
Tabii bunun yanı sıra "ne de yakışmış piano bu şarkıya" dediğim alternatif şarkı kategorisine alabileceğim Pilgrimage bu albümde..
Bir başka dikkat çeken düetlerden biri de Chemda düeti..
Forever Lost parçasını ne de güzelleştirmiş sesiyle..
Bu düetler dışında albümde dikkat çeken şarkılar arasında Endless Dream ve Beyond Being'de var..

Ve son olarak piyasaya geçtiğimiz yıl sürülen Exilarch albümü var..
Bu albüm diğerlerine nazaran daha güncel bir altyapıya sahip bence..
Yine bir trip hop, chillout hakim elbette ama daha öncekiler gibi yoğun soft yapı yok..
Ama yine başarılı yine başarılı bence bu albümde..
Dikkatimi çekenler ise bu albümde çok fazla değil..
Ancak yine de, The Distance, Existential Exile, Like Ice ve I Dream In Colour şarkılarını dinlemeden geçmeyin derim ben..

Bu haftanın şarkısına gelince de Conjure One ile beni tanıştıran o sesiyle büyüleyen Sinead O'Conner düet şarkısı Tears From The Moon..

Keyifli dinlemeler dilerim... 

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Çınar Ağacı


İncir Reçeli ya da Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak filmiydi sanırım, Çınar Ağacı'nın o kısacık fragmanını gördüğüm yer..
Hatırlayamıyorum tam olarak hangi filmdi..
"Kesinlikle gitmeliyim girdiğinde.." diyip bir türlü izlemeye fırsat bulamadığım bir filmdi Çınar Ağacı..
İstanbul Film Festivali kapsamında da yer aldı; ancak, ben orada da izleyemedim ne yazık ki zamanı uymadığından..
Uzun zamandır "izleyeceğim" diye alıp kenara koyduğum filmler arasında duruyordu..
Hani zaman zaman izlediğim filmler hakkında yazdığımda diyorum ya, "doğru zaman" diye..
Her seçilen film kendisi için doğru zamanı çok iyi buluyor..
İşte yine bir doğru zaman ve bir film..

Bu sefer ki filmimizse Çınar Ağacı..

Eminim ki hepiniz bilirsiniz Çınar Ağacı'nı..
Oldukça uzun boylu, kalıncana çapı olan bir ağaçtır Çınar..
Irmak ve nehir yataklarında bulunur..
Ne de güzeldir ırmak kenarları..
Ailece gidilip piknik yapılacak yerlerden diyebilirim kendi adıma..
Ne de güzel oturursunuz bir Çınar Ağacı altına gölgelikte, bütün bir aile..
Upuzuun ömürüyle eşlik eder size Çınar Ağacı..
 Tıpkı Adviye Hanım gibi..
Adviye Hanım, kendi çocuklarına Sümsük, Feriş, Tekne Kazıntısı..
Gelin ve damatlarına Keskin Sirke, Elizabeth, Hıyar..
Torunlarına 2.Elizabeth, Katerina, Amerika Vespuçi, Yuvarlak gibi lakaplar takan..
Koskocaman bir Çınar Ağacı..

4 çocuğu, gelinleri, damatları, torunları ve kendisi Cumhuriyet Kadını bir anne..
Filmin konusu her ne kadar Adviye Hanım'ın oradan oraya taşınma sürecini anlattığını çoğu kişi düşünse de bana göre çok daha fazlası..
Bağlılık..
Sevgi..
Sevgisizlik..
Aldatılma..
Gibi bir çok noktaya dokunuyor film..
Bugüne kadar yapılan onca aile,drama temalı bu tarz filmlerdeki kopukluk ya da sıkma gibi bir olgu taşımıyor..
Daha yapıcı en azından diğerlerine nazaran..
Belki de ben kendi hayatımınla çok fazla bu durumun içerisindeyim diye bu şekilde hissettim..

Filmi artık bir çoğunuz ya izlemiştir ya da "amaaann ne izlicem" diyerek, izlemedi..
İzleyenler ne düşünüyor bilemiyorum..
İzlemeyenlerin düşüncelerini de..
Bu yüzden tamamen kendi hissettiklerimi yazıyorum..

Çınar Ağacı'nı, annem, ben ve anneannem kısmen de kardeşim birlikte izledik..
Dedem öldüğünden beri anneannem bizimle kalıyor..
Ve gerek ben gerek de kardeşim halaa anneannemin elinde büyüdük..
Büyüyoruz..
Sımsıkı sarılıp utanmadan ağlayarak izledim filmi ben..
Her ailede olur eğer tek başına değilseniz muhakak bir dönem anneanneniz çocukları arasında git gel yaptığını yaşarsınız..
 Ben o dönemleri çok fazla hatırlamıyorum aslında..
Sadece hatırladığımda halaa çok kırıldığım ve gözlerimin dolduğu..
Belki de annem içinde yaşadığı bir pişmanlıktır bu da anneannemin annemle tartışıp kendi başına yaşadığı bir dönem var..
Annemden çekindiği onu istemediğini sandığı için beni görmeye okula geldiği..
Dersten çıkartıp bahçede bana meyve suyu aldığı ve ağladığı dönem..
Yaşlı bir kadının ne denli zoruna gittiğini bırakın, şu satırları yazarken anılar aklıma geldikçe ben bile gözyaşlarıma engel olamıyorum..
Keşke bir değneğim olsa ve yok etsem herkesin zihninden o dönemleri..
...
Daha sonraki yıllarda yine bizim yanımıza döndü anneannem..
Halaa da bizimle..
Bazen o kadar geri düşünüyor beni annemle kardeşimle birbirimize düşürüyor engelliyor diye çileden çıkıyorum kii anlatamam size..
Ama bunlar hepimizin başına gelen olaylar zaten..
Biliyor musunuz?
İyi ki bizim yanımızda anneannem var..
O olmasaydı sanırım hiçbirimiz hiçbir işimizi halledemezdik..
Hep bir eksik kalırdık..
71 yaşında olmasına rağmen matematiği bile benden çok çok daha iyi..
Hiçbir zaman kullanmayacağımızı bildiği halde "ceyizsiz gelin mi olurmuş sizde benım ceyizim var anneannem bana işledi ördü bunları diyip başınız dik gideceksiniz gelin.." diyerek ağlar..
Hiç üşenmez örmek için..
"Örme anneanne gözlerine yazık dinlen" desek de "bende başkası da örmeyecek çocuğum" der devam eder bildiğine..
Yaşlandıkça insan çocuklaşıyor sanırım..
Ne dersen de boş geliyor ona..
Kendi bildiğini okuyor yine o..
Bir şey gücüne gittiğinde, "ben genç olmak nedir biliyorum ama sen yaşlı olmayı bilmiyorsun.." der hep..
Başını öne eğdiriyor insanın bu laf..
Filmde de Adviye Hanım diyor ya, "Ağaca balta vurmuşlar,sapı bedenimden demiş.."
Bir başka versiyonu anneanneminki de işte..

Filmi izlerken birgün anneannemin ve annemin ölebileceği gerçeğinden ne denli kaçtığımı..
Ve ne denli de korktuğumu gördüm..
Birgün o giderse ne yaparız ki..
Kim karşı çıkacak bize biraz daha düşünelim diye..
Kim toplayacak arkamızı..
Bir insanın..
Çok sevdiğiniz bir insanın bedenen yanınızdan gitmesi kadar son noktada başka ne var ki..
Ölüm en son durak..
Her başlangıcın..
Her anının..
Her hayatın sonu..

Uzun zaman sonra izlediğim..
Beni bu denli içimin en derinliklerinden etkileyen en güzel filmdi sanırım bu..
Her ne kadar bizim toplumumuzda insanlar kendileriyle..
Kendi hayatlarıyla..
Sorumluluklarıyla..
Gerçeklerle yüzleşmekten pek bir haz etmeseler de öyle güzel dayatıyor ki bıçağı size bu film..
Kaçacak, saklanacak bir yer bulamıyorsunuz..
O gözyaşları..
Hıçkırıklar..
En içten geliyor..
Öyle bir yakıyor ki utanmıyorsunuz da ağlamaktan..
Sarılmaktan..
Hani şu en sevdiklerimize bile yanımızdayken söyleyemediğimiz..
Ancak, hayatlarımıza giren milyonlarca boş insana sarf ettiğimiz..
O iki kelime olan "Seni Seviyorum" demekten bile utanmıyorsunuz..
Belki yarın her şey yine kaldığı gibi devam edecek..
Sanki bu filmde izledikleriniz sizin hayatınıza hiç etki vurmamış gibi..
Ama biliyor musun ne olacak?
O yaşlı kadın..
O yaşlı adam..
O Çınar Ağacı..
Bilecek sizin onu ne denli sevdiğinizi..
Yerini hiç kimsenin dolduramayacağını bilecek..
Onu daima özleyeceğinizi de..
Huzurla sarılması da en güzel yanı olacak..
O an, uzun zamandır ihtiyacınız olan şey olacak..

Diliyorum ki, bütün Çınar Ağaç'larımızın upuzuuun bir ömrü olur..
Ve hiç ayrılmazlar başımızdan..



Bu yazı tamamen Anneannem'e ithafen yazılmıştır..

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Will You Still Love Me Tomorrow?



"Is this a lasting treasure or just a moment's pleasure?" sözleriyle tanışmıştım ben Amy Winehouse'la..
"You say that I'm the only one.. but will my heart be broken when the night meets the morning star .." derken içimde hissetmiştim kendimi..

27 yıllık hayatına bir çok şey sığdırdığını ama daha da sığdırabileceğini düşünüyorum..
Belki en mükemmel haliyle olmasa da aşkı yaşamadan böyle şarkılar yazacağını düşünemiyorum..
En güzel halleriyle yaşamış olmalı ki, bu kadar da acı çekti..
Alkol..
Uyuşturucu..
...
Bağımlılıkları hakkında yazmak hoşuma gitmiyor..
Ona hiçbir zaman yakıştıramadım ben biliyorsunuz..
Ancak insanlar müziğinden çok onun bağımlılıklarıyla ilgileniyorlar..
Bense şarkılarını seviyorum..
Çok güzel olmasa da onun rahatlıgını seviyorum..
Kendinden emin olmasını seviyorum..
Ya da seviyordum..
Sanırım hep de sevmeye devam edeceğim..
Sanırım kendimi suçlu hissettiğim bir nokta var..
Keşke bir kaç gün öncesinden konser biletini satmasaydım..
Kendimi ona ihanet etmiş gibi hissediyorum...

Her neyse..
Çok fazla şey yazmak gelmiyor içimden..
Ne söylesem ne desem bilemiyorum..
Bloguma kavuştuğum gün paylaştığım Best Friends şarkısı vardı..
Bugün de onun anısına Best Friends şarkısını tekrar Music Please köşesine koyuyorum..

İnsanlar onun ardından "you know i'm no good.." derken onun ardından,
 ben ise ona "you know what all faces mean and it's easy to smoke it up,forget.. everything that happened in between..but we are best friends,right?" diyerek onun sözleriyle veda etmek istiyorum..

Ölüm haberi hakkında detaylı bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.. 

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Music Please Vol. 23


Bu hafta Music Please birden fazla olacağını söylemiştim bu yüzden hazırlıklı olduğunuzu biliyorum..
Bu yazıyı sizler okurken bende stoklarda Music Please hazırlamaya devam ediyor olacağım...
Sanırım..
Her neyse..
Bu hafta Music Please'de benim dinlemekten bıkmayıp usanmadığım bir başka sanatçı yer alıyor..
Music Please de bu hafta konuğumuz Sophie Solomon..
Kendisi ingiliz kemancı, söz yazarı ve besteci..
Oldukça küçük yaşından beri kemanla uğraşan Sophie Solomon, classic diyebileceğimiz bir yapıda aslında müzik yapıyor..
Aslında tam anlamıyla classic'de diyemeyiz..
O Classic müziğe bambaşka bir bakış açısı getiriyor sizde..
Dinlediğinizde sıkılmıyorsunuz çünkü sadece Classic altyapıda kalmıyor jazz ve tango gibi yorumlarla harmanlıyor bestelerini..
Kemanın sesi öyle bir sarıyor ki sizi huzur buluyorsunuz arka fonda çalarken Solomon..
Aynı zamanda ilginizi çekeceğini düşündüğüm bir detayda Sophie Solomon'un Oi Va Voi kurucularından biri olması..
Bu ara ne de çok Oi Va Voi benzeri ya da etkileşimli gruplara yer veriyorum öyle..
Bunun açıklaması sanırım ruhun doymak istemesi ve huzur arayışında saklı.. 
Sophie Solomon'un Oi Va Voi'den ayrılışının ardından 2006 yılında çıkarttığı Poison Sweet Madeira adını taşıyan pek güzel de bir albümü bulunmakta..
Bu hafta Music Please'de yer alacak şarkıyı seçmekse oldukça zor..
Ancak neden bilmiyorum ama dinlemekten en çok keyif aldığım Burnt By The Sun adlı şarkının yer almasını istiyorum..
Ancak albümde dikkat çeken başka şarkılarda var..
Easy Virtue Tango, albümle aynı adı taşıyan Poison Sweet Madeira, I Can Only Ask Why ve Burnt By The Sun gibi bir diğer müthiş Ralph Fiennes düeti olan A Light Never Dies gibi oldukça hoş şarkılarda var..
Yine de Richard Hawley'in ses tonun Burnt By The Sun'a kattığı tattan yok hiçbirinde..

Öyle bir söylüyor ki..
"I was burnt by the sun
Said goodbye to the sea
When I saw you were losing
Your love for me..."

Büyülenmiyor musunuz sizde bu sese?
Hadi dans edelim..

Keyifli dinlemeler dilerim.. :)

Hilal Cebeci Sendromu



"Büyüdükçe aklın götüne kaçıyor.." diye bir tabir kullanır annem çok kızdırdığımda onu..
Sanırım bu sözü benden çok pek sevgili "panpiş"imize denmeli..

Bir insan kendini bu denli rezil eder mi dikkat çekmek için?
Edebiliyormuş demek ki..
Sosyal Medya'yı kullanmayı bilmiyor insanlar..
Herkese vermesinler işte diyorum ya Facebook, Twitter adresi..
Sonra böyle salak saçma Trend Topic'ler oluşuyor..

Her neyse ben bu Hilal Cebeci'nin kışa ne yapacağını çok merak ediyorum..
"Sıcak, beynine vurmuştur.." diyorum ben..
Kış ola hayrola demek isterdim..
Ancak..
Havalar böyle giderse..
Bir Hilal Cebeci Sendromuna da ben yakalanacağım sanırım..
Bu sendromu ben uydurdum ama çok güzel oldu..
Soyun açılma kafasına bu adı veriyorum..


Bu arada Hilal Cebeci'nin tırnak kesimini ve törpülemesini sevmedim..
"Çooookk iticisinnnn panpiiişşş o tırnaklarlaaaa.."  demek istedim bir an buradan :D
Oh be dünya varmış.. 
Söyledim rahatladım..

O değil de çok sıcak lan !!

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Tv Series 1


Taaataaamm..
Blogumda yepyeni bir bölüm açmaya karar verdim..
Bu yaz yapacak çok fazla işimin olmadığı nasılsa anlaşılıyor..
Her neyse çok fazla uzatmadan kısa notlar halinde yazacağım Tv Series yazılarını..

İlk seçimim de çiçeği burnunda diyebileceğim dizilerden olan Outsourced.
Outsourced, Amerikan yapımı bir durum komedi türünde dizi..
Henüz 1.sezonu biten dizi 23 Eylül 2010 tarihinden beri Amerikan NBC kanalında yayınlanıyor..
Yapım, Studio City Los Angeles'ta çekiliyor..
Dizi de olaylar Hindistan'daki bir çağrı merkezinde geçiyor..
Diziyi eğlenceli kılan yanıysa Amerikalı yönetici Todd'un çalışanlarına Amerikan kültürünü anlatmaya çalışırken ortaya çıkan eğlenceli diyaloglar..
İlk bölümde çok fazla bir ilerleme olmasa da ben sezonu izlerken oldukça eğlendim..
Tabii bu birazcıkta renk ve zevk meselesi elbette ki..
Dizi süresi ortalama olarak 20-25dk arasında değişiyor..

Keyifli seyirler dilerim.. 

ÖSYM..



Tahmin ediyorum ki bir çoğunuz sonuçları beklediğiniz şu heyecanlı dakikalarda, ÖSYM başlığı ve amblemi nedeniyle bu yazıyı okuyacaksınız..
Amacım da birazcıkta bu yöndeydi açıkçası..
Durun durun..
Sakın kapatmayın..
Bir kaç dakikanızı ayırabilirsiniz bence..
Tercih dönemlerinde olsun..
Üniversite seçerken olsun..
Hatta sonucunuzu gördükten sonra..
 Çok sevinirken ya da üzülürken size iyi geleceğini düşündüğüm için yazıyorum..

Öncelikle sizler gibi benimde sırasıyla aynı zorlukları yaşadığımı ve yaşamaya da devam ettiğimi bilmenizi istiyorum..
İster özel okullarda okuyup rahatça okulu geçin..
İster devlet okullarında fark edilmek için bir taraflarınızı yırtın..
İsterseniz okulun en başarısız en aptal insanı seçilin..
Aynı yollardan bende geçtim..
Hayır hayır kesinlikle nasihat vermiyorum..
Öyle bir amacımda yok..
Sadece yaptığım bazı hataların sonucunda neleri meydana getirdiğini sizlere anlatmak istiyorum..

Öğretim hayatınız boyunca her zaman anne babalarınızı, çevrenizdeki insanları, akrabalarınızı memnun etmeye çalıştınız..
Sizin kendiniz için aldığınız notlardan çok "annem babam ne diyecek" düşüncesi ile hareket ettiniz..
Zaten en temelinde de hata burada başlıyor..
Başlı başına eğitim sisteminin hatalı olduğunu düşünüyorum..
1 den 5 e kadar bir çocuk öğrenmeye açık olsa da sınav sistemi ve rekabete alışık ve açık değildir..
O yaşlarda çocuklara yapılması gereken tek şey bilgi vermek ve eğitmektir..
Rekabete zorlayıp bencil bireyler ortaya cıkartmak olmamalı..
6.sınıfa geldiğinde, lise hayatı için verilecek kararın alacağı notlara bağlı olduğunu anlatamazsınız..
" what the fuck lise?" diye sorar size..
Şaka tabii böyle bir şey demez..
Ancak aileler ve yetkililer olarak, kavramların tanımlarını doğru olarak öğretmeden çocuklardan belli bir beklenti içerisine girmemeliyiz.. 

Her yaşın tadını çıkartarak yaşamadan sadece sınav odaklı bir eğitim sistemimiz var ne yazık ki..
Benden önce de böyleydi benden sonra da böyle..
Her yıl "acaba değişebilir mi?" gibi bir soru kafamızda oluşmaya başladığı anda yok oluyor..

Lise hayatı hepimiz için sanıyorum ki en güzel anların..
Bir çok ilklerin yaşandığı bir yer olarak kalacak..
Kendinizi..
Karakterinizi..
Ne istediğinizi..
Beklentilerinizi..
Daha yakından tanıyor, görüyor ve öğreniyorsunuz..
Kendinizi dinliyorsunuz..
İlk yıl "ha ha hi hi" lerle geçse de daha sonraki yıllarda tam bir mücadele ve savaş içerisinde oluyorsun..
Lisede ilk yılında 50 arkadaşın varsa son sınıfa geldiğinde bu sayı bir elin parmak sayısını bile geçemiyor ne yazık ki..
"Aaaa benim geçiyor bi kere.." diye atlayan sazanlara gelince üniversite de görürüm ben sizi..

Her neyse..
Asıl önemli olan ilgilenmemiz gereken nokta şu an için Sonuçlar ve Tercih Dönemi..
Öncelikle kişisel düşüncem hazır hissetmiyorsanız girmeyin sınava ilk yıl şeklinde olacak ki çoktan girdiniz ama önünde yolu olanlar bu alternatifi düşünebilirler..
Eğer Lise sonda ve kendinizi hazır hissetmiyorsanız..
Oldukça da duygusalsanız ve ailenizde baskı oluşacağını duşunuyorsanız, konusun ve bu sonucu kaldıramayacagınızı kendinizi hazır hissetmediğinizi bu hayatınızı etkıleyecek bir karar oldugunu ve sizin hayatınıza dair hata yapmak istemediğinizi söyleyin..
Eminim önce kızacaklardır..
Ama sonra anlayacaklar..
Anlamak zorundalar..
Şimdi ki ailelerin modern olduklarına dair bir söylenti var ama ben öyle olduğunu sanmıyorum açıkçası..
Gittikçe aptallaşıyor aileleriniz..
Bu yüzden konusmayı deneyin derim ben..

Ama sınava girdiniz ve su anda önünüzde bir Sonuc süreci var..
Bugün yarın acıklanacak sonuclarda dıkkat etmenız gereken bazı durumlar var..
Evet ilk kez sınava giriyor olabilirsiniz..
Çok calısmıs da olabılırsınız..
Sene kaybetmekte ıstemeyebılırsınız..
Ancak bu bile bile lades demek olur..
Notunuz beklediğinizde düşük geldiğinde ya da bir yer tutturamayacağınızı dusunuyorsanız sakın tercıh yapmayın..
İstemediğiniz bir bölüm seçmeniz..
İstemediğiniz bir üniversite yazmanız o anlık için çözüm gibi gelse de size, ileri de çok fazla pişman olacak ve asıl işte o zaman gerçekten zaman kaybetmiş olacaksınız..
Doktor mu olmak istiyorsunuz?
O zaman doktor olun..
Avukat mı olmak istiyorsunuz?
O zaman avukat olun..
Ama olay şu..
Notunuz iyi ya da kötü ne olursa olsun istediğiniz mesleğin eğitimini alan birileriyle görüşün..
Konusun..
Eğitim süreci içerisinde olan insandan mesleği dinlemek biraz hüsrana uğratabilir sizi..
O yüzden hemen ardından eğitimini tamamlayıp mesleği icra eden biriyle konusun..
Bu da size butun zorluklarına ragmen değeceğini gösterir..
Eğer bunların sonunda da halaa Doktor olmak istiyorsanız..
Yılmadınızsa o zaman Doktor olmaya hazırsınız demektir..

Ancak..
Şu olay çok önemli.
Universite eğitimi demek, diploma demek sizde sadece "para" kavramını oluşturmasın..
Bu eğitim demektir..
Universite diploması olup onlarca işsiz gezen insan var..
Maddi yonden oldukca iyi bir yerde olupta, hayallerinde haalaaa başka meslekler yatan insanlarda..
Keşkelerle dolu bir hayat yaşayıp cok paranız olmasındansa, istediğim her şeye sahibim diyerek mutlu bir hayat sürmek bence çok çok daha güzel..
Bu yüzden de puanınız kötü ya da iyi diye cok fazla sevinmeyin..
Sonuna kadar tercih listesini de doldurmayın..
Alternatifleriniz her zaman olacaktır ama bunlar cok alakasız bölümler olmamalı..
Radyo Tv yazan biri kalkıpta diğer yandan Matematik yazmamalı listesine..
Az ama öz olsun..
Kaybedecek bir şeyiniz yok..
Dünyanın sonu değil bu..

İlk girdiğim yıl..
Kazanamazsam dünyanın başıma yıkılacağını düşünüyordum..
Onca yıl okudum..
Eğitim aldım..
Ve şimdi "başaramadım" demek zoruma gidiyordu..
Sonuç itibariyle başaramadım..
Gidip yurtdısında okumaya karar verdim..
Asla Türkiye'de öyle uçuk kaçık hayallerim olmadı..
Ne bölüm dışında ne de bölümümde..
Fiziği seviyordum..
Bilimi seviyordum..
İstediklerim aslında bunlarla sınırlı değildi ama en temelinde bunlar vardı..
Lisede yaptıgınız, basarılı oldugunuz her alanda kendınızı o alanda mukemmel sanabılıyorsunuz..
Resim öğretmeninizden aldıgınız pohpohlamalar sizin kendinizi "mimar olmalıyım" gibi aptalca dusuncelere goturebılıyor..
Ya da cocukken ızledıgınız dızıler yuzunden benım gıbı bılım asıgı olabiliyorsunuz..
Hep bir ucuk kacık dusunceler olabılıyor kafanızda..
Her neyse ben basaramadıgımda ne basıt olanı yaptım..
Kaçtım..
Yurtdısına gıttım ve Tıp okumaya karar verdim..
Normalde ÖSYM ile asla basaramayacagım bir alanı sectım..
Emin olun her aile cocugu okusun dıye yoktan var edebılır..
Hem de söz konusu egıtım oldugunda yapabıleceklerını ailenizin kucumsemeyın derim ben..
Her neyse..
Tıp okudum..
Gayet iyi de gidiyordu..
Alışma süreci zorluklar cıkartabılıyor her yerde her zaman insana ama hallediyorsun bir şekilde..
Ancak okulu bıraktım..
Kendi kararımla..
Tıbbı sevmeme..
Tapmama rağmen bıraktım..
Ha benim gibi bırakan varmı diye sorarsanız çok cok az bır azınlık var..
Çünkü istediğim yerde durmuyordum..
Ya da o zaman için öyle geliyordu..
Belki de iradesizdim..
Her neyse bir şekilde bıraktım..
Döndüğüm yıl daha bilincli olarak tekrar hazırlandım sınava..
Kaybedecek hiçbir şeyim yok..
Kendi hayatım üzerine bir kumar oynuyorum sadece..
Ya ÖSYM kazanacak ve o sececek ne okuyacagımı..
Ya da ben kazanacak neyi istiyorsam onu okuyacaktım..
Ne mi oldu?
3 tercih yaptım..
3 ü de birbiriyle baglantılı bolumlerdi..
Hangisi olursa olsun keyif alarak okuyacaktım..
Böylece ÖSYM kazanamamış olacaktı..
Anne ya da babama "ben istediğim için kazandım" diyebilecektim..
Bu muthıs bir duygudur diyebilirim size..
Her neyse şu anda Ege Universitesinde Fizik okuyorum..
Ben istediğim için Ege Universitesindeyim..
Ve ben istediğim için Fizik okuyorum..
Hiç kimse bana "en kotu ıhtımalle yazarsın Fizik" demedi..
Ben fizik okumak istediğim için yazdım..
Kendi tercihlerimi kendimden başka kimsenin yargılamasına izin vermeden yaptım..

Ha arada sırada Izmir konusunda isyan ediyorum tabii..
Ama o kadar kusur kadı kızında bile olur..
Size tavsiyem ne olursa olsun..
 Asla pişman olmayacagınız bir ilde..
Asla pişman olmayacagınız bir okulda..
Asla pişman olmayacağınız bir bölümde okuyun..

Boşverin ailenizin ne dediğini..
Okuyacak olan..
O meslekten para kazanacak olan..
Çocuklarına bakacak olan..
İş arayacak olan..
Ve emekli olacak olan..
Sizden başkası değil..

Ve son bir tavsiye daha..
Hiçbir şey imkansız değildir..
Hayatta her şey her zaman mümkündür..
Sadece siz istediğinizde...

17 Temmuz 2011 Pazar

Music Please Vol. 22


Bu ara elaleme müzik tavsiye etmeme rağmen hiç Music Please'de yazmadığımı fark ettim bu yüzden ard arda 3 adet Music Please yazdım..
Bunları elbette ki bir anda sunmayacağım ama bu hafta içerisinde 2-3 gün arayla hepsini sizlerle paylaşacağım..
Eveeet bilgi verdikten sonra bu haftanın ilk grubuna dönebiliriz..
Bu hafta Music Please'de Norrda bizlerle birlikte..
Norrda'yı kısaca size özetlemem gerekirse, İsveçli bir grup..
Grubun ismi İsveç dilinde kuzey anlamına gelen Nor kelimesinden geliyor..
Norrda'nın temelleri İsveç'te atılmış olmasına rağmen grup üyeleri genel olarak Türkler..
Türk diyince kafanızda ünlemler karmaşası yaşanmasın hemen..
Norrda'da o çok sevdiğimiz Oi Va Voi'ye yakınlık bulabiliyoruz..
Elektronik bir alt yapı ancak etnik ezgiler oldukça fazla..
Şarkıların geneli İsveç'te kurulmasına rağmen grup, İngilizce..
Vokalin ses tonunda bir şeyler bulacağınızı düşünüyorum..
Türkiye yapımlı elektronik müziğinde ne denli başarılı olabileceğini bizlere gösteriyorlar..
Şöyle bir müzik kariyerlerine göz attığımızda bir adet albümlerinin varolduğunu görüyoruz..
İnfinite Face adlı albümü 2007 yılında piyasaya sürdü..
Albümdeki şarkıları dinlediğinizde net bir kategoriye koyamıyorsunuz..
Şu bu güzel diyemiyorsunuz çünkü her biri çok farklı yerlere sürükleyebiliyor sizi..
Bu yüzden bu hafta Music Please'de alternatif önerim olmayacak..
Ancak Music Please köşesi için bir parça seçmem gerekiyor..
Ve ben bu şarkı seçimimi Circles'dan yana kullanıyorum..
Keyifli dinlemeler dilerim.. (: 

16 Temmuz 2011 Cumartesi

2011 Konser Notlarım..



Bu yıl gerçekten de konser açısından Türkiye için hareketli bir yıl..
Bir çok dünyaca ünlü grup ve sanatçıları ağırlama gibi bir şerefi taşıyan oldukça farklı organizasyon gerçekleştiriliyor.. 
Ülke adına sevinsem de kendi adıma üzülüyorum açıkçası..
Her neyse..
Bu yıl katıldığım ve katılacağım konser ve festivalleri daha önce bir plan halinde yazmıştım..
Bir kez daha son dakika golleriyle katıldıklarım dahil olarak yazmaya karar verdim..

Senenin açılışını Şubat ayında Istanbul'da Jay Jay Johanson ile yapmıştım..
Ardından Izmir ve Istanbul'da Oi Va Voi konserlerine katıldım..
Bildiğiniz üzere kış sezonunda konserlerden çok sergiler ya da film festivalleri daha cok ön planda oluyor..
Ve bir kaçlık boşluk sürecinde Istanbul Film Festivali ve İKSV nin organizasyonlarına katıldım..
Mayıs ayı içerisinde de yine İKSV'nin organizasyonlarından Hooverphonic konserine katıldım..
Bunun dışında Maroon 5 Istanbul konserine de katılma fırsatım oldu..
Annemle birlikte Roxette konserinde yer aldım..
Haziran ayına geldiğimizde James Blunt konserindeydim kuzenimle..
Bunun harıcınde Amy Winehouse'a bilet almıştım ancak katılma fırsatımız ne yazık ki olamadı..
Geçtiğimiz günlerde süpriz bir şekilde Elton John konserinde yer aldım..
Bunların harıcınde 28 Temmuz'da Izmir'de olmam gerekeceği için Joss Stone konserine gidemeyeceğim için üzülüyorum açıkçası..
Umuyorum ki 6 Eylül de Jamiroquai Konseri bunu telafi edebilecektir..
İlerleyen günlerde konser ya da organizasyon ekler miyim bilemiyorum listeme..
Şimdilik böyle..

Peki bu yazıyı niye yazdım..
İnsanların hayatlarında hiç festival ya da konser görmemiş gibi dashboardun agzına sıcmalarına sınır oldugum ıcın yazdım..
Gidiyorsun eğlenmene baksana ne diye Tweet girmekle zaman kaybedıyorsun..
Ben o mantığı anlamıyorum..
Alt tarafı 100 lira civarı bir rakama bilet aldın..
Bunda bu kadar abartılacak bir yan olduğunu sanmıyorum..
Abartanların da var olduğunu gördükçe yarın ki Rock'N Coke planımdan vazgeçme yolunda hızla ilerliyorum..
Sadece Moby kurtaramayacak gibi duruyor Rock'N Coke'u bende.. 

14 Temmuz 2011 Perşembe

Google+ vs Facebook


Günlerdir insanların çoğunda Google+ davetiyesi arama telaşı var..
Bütün hayatı MSN ve Facebook olan insanların büyük çoğunluğunun bile Gmail adresi açması beni şaşırtmıyor değil..
Dün gece en sonunda Facebook'a rastgele ekleyenlerden biri ile geçen konuşma beni yazmaya sevk etti..

" - Gmail adresim sende varmı?
- H..
- Ah hiç sorun değil al ekle..
- Teşekkür ederim ama önüme geleni Gtalk'ta eklemiyorum ne yazık ki kişisel bir platform..
- Facebook'ta kişisel ama ekliyorsun..
- Facebook kişisellikten çıkalı bayaa oldu..
- Eklemezsen ekleme be..."
   
Çok ilginç değil mi?
Facebook'u halaa kişisel alan olarak kullanabilen insanlar var..
Ne büyük şans mı demeliyim..
Her neyse..

Google+'a geçmeden öncede Google hesabımız vardı..
Blog yazıyoruz sonucta..
Gmail kullanıyoruz..
Gtalk kullanıyoruz..
Ama diyorum ya başlı başına Blogspot'un bile Google eklentisi olması benim için kişisel alan göstergesi..
Bu yüzden de zamanında MSN kullanırken herkes eklemiş olabilir..
Facebook'ta da çok fazla arkadaşım olabilir..
Ancak bu, bana dair hiçbir özel alanın olmayacağı anlamına gelmiyor..
Şu anda herkes kendisine çevre toplama derdinde..
Davetiye isteyenlerden tutun da, önüne geleni ekleyenlere kadar..

Peki bunlar bir yana şu ara Google+ ve Facebook arasındaki olan savaş hakkında biraz değerlendirme yapmak istiyorum..
Google, G+ uygulamasının da altından layıkıyla cıkacak gibi görünüyor bence..
Neredeyse Facebook'un aynısı diyebiliriz bir çok özellik açısında..
Sadece biraz daha özgürsün..
Biraz daha sana özel..
Tabii bunu sen istersen..
Tamamen senin tercihin..
Seni çevrelerine ekleyen ve senin eklediklerine bir arada ileti yazabiliyorsun..
Ya da istersen sadece çevrene eklediğin insanlarla paylaşıyorsun..
Bunun yanı sıra Gmail hesabında maillerini kontrol ettiğin sırada bile G+ ta olan bitenleri takip edebiliyorsun..
Ancak benim en beğendiğim kısmı ise "Davetiye" ile işliyor olması..
Bu mükemmel bir şey.
Herkesin G+ sahibi olmasını engelliyor..
Bir anda her istediğine davetiye gönderemiyorsun mesela..
Google kendi sistemi içerisinde değerlendiriyor..
Öyle gönderip göndermeyeceğine karar veriyor..
Geçenler de Facebook'la eklenti oluşturdukları yönünde bir takım paylaşımlar dolanıyordu..
Dün bugün dolanın söylentilere göre de Facebook bu eklentileri sağlıklı bulmadığı gerekçesiyle engellemiş..
Google dan korkması için aslında bir çok nedeni var bence Facebook'un..
Ki şahsi fikrimi sorarsanız ben G+ daha çok sevdim..
Twitter, Facebook gibi bir sosyal platformların bütün özelliklerine sahip..
Az daha unutuyordum..
Google+ ın sundugu ve benim çok sevdiğim bir diğer özelliği söylemeden edemeyeceğim..
Çevrenize eklediğiniz arkadaşlarınızı Gtalk listenize otomatik olarak ekliyor..
Ve ben bunu gerçekten çok sevdim..
G+ da online olmasanız bile Gtalk da online iseniz arkadaşlarınızla yine sohbet edebiliyorsunuz..
Ve işte bu yüzden de bence Google Plus kişisel bir alan olmalı..
Facebook gibi suyu çıkmamalı..
Twitter gibi abartıya kaçmamalı..
İkisi arasındaki seviyeyi iyi tutmalı..
Ve olurda davetiye sistemini keserse..
Ki yakındır bu..
O zaman da belli bir statü kurmalı ki Facebook kaderiyle bir olmasın ömrü..
Benim diyeceklerim bu kadar..
Tavsiye ederim..
Güzel ve şimdilik sakin bir ortam..
Ve son olarak da Google Plus ta gezinen bir kaç gif var..
İlk gördüğümde bayaa bayaa gülmüştüm..
Onları da burada sizlerle paylaşmak istiyorum..


Ve bu karede sanırım sosyal platformlarda geçirdiğimiz evrimi en güzel açıklayan kare oluyor..


Bu arada Google Plus hesabınızdan beni buradan takip edebilirsiniz.. 

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Beklenen Sir Elton John Fotoğrafları..













Çok iyi değiller tabii..
Ama digital makinayla bu kadar oluyor işte..
Hiç yoktan iyi bence.. 

sometimes, it just happens..


Bazen..
Çok kalabalık bir ortam da bile yanlız kalırsın..
Hiç kimse olmadığını hissedersin yanında..
Bazense, o kalabalıkta kendi isteğinle yer alsan bile sen istemezsin yanında kimsenin olmasını..
Bazen sadece konuşmak istersin..
Bazense sadece susmak..
Bazen en çok ihtiyac duydugunun, bedenen yanında olması değil..
Ol(a)madığında bile yanındaymış gibi hissettirmesi olur.. 
Bazen bütün bencilliğinle sadece sevilmek istersin..
Bazense zarar görmeden sevmek..
Bazense bütün ihtiyacın olan güvende hissetmek olur..
Bazen sadece dokunmak istersin..
Bazense dokunmak bile imkansızken öylece yanında kalmak..
Sadece bütün istediğin huzur olur..
Mutlu olmak..
Herkesin istediği bir şey sanırım "mutlu olmak"..
Peki ya asıl soru şu..
Sevgiyi gerçekten hak ediyor muyuz?
Hak ediyorsak neden sahip olmak bu kadar zor..
Tamam kimse kolay yolla sahip olmak istemiyor..
Zorluklar yer yer olacaktır elbette..
Her şey bizim istediğimiz gibi..
Planladığımız gibi gitmek zorunda da değil..
Kimse hayallerimizdeki gibi olmak zorunda da değil..
En azından birazcık..
Mutluluğu..
Sevgiyi..
Saygıyı..
Huzuru..
Belki de aşk'ı tatmalı insan..
Ve bu..
Bu kadar da zor olmamalı..
En azından sevdiğin adam/kadın hayatındayken..

Ama bazen olabiliyor..
Bazen oluyor..
Bazen olur..
Bazen, sadece olur.. 

Music Please Vol. 21



Bu hafta Music Please'de bir değişiklik yaparak günlerdir dilime dolanan bir düet şarkıyı paylaşmaya karar verdim.. 
Bu hafta Music Please'de Maroon 5 ile Christina Aguilera nın düet parçası Moves Like Jagger adlı parça yer alıyor..
Dinlediğiniz de Rolling Stones'dan Mick Jagger'a gönderi olduğunu hissediyorsunuz..
Hoş bir dans - pop şarkısı olmuş..
Ben beğendim..
Dinlemekten de oldukça keyif alıyorum..
Sizlere de keyifli dinlemeler dilerim..



Şarkının sözleri : 

you want the moves like jagger
i got the moves like jagger
i got the mooooooves... like jagger

i don't even try to control you
look into my eyes and i'll own you

you with the moves like jagger
i got the moves like jagger
i got the mooooooves... like jagger

[verse 2]
baby it's hard
and it feel like you're broken and scarred
nothing feels right
but when you're with me
i make you believe
that i've got the key

so get in the car
we can ride it
wherever you want
get inside it
and you want to stir
but i'm shifting gears
i'll take it from here
and it goes like this

[chorus]
take me by the tongue
and i'll know you
kiss til you're drunk
and i'll show you

you want the moves like jagger
i got the moves like jagger
i got the mooooooves... like jagger

i don't even try to control you
look into my eyes and i'll own you

you with the moves like jagger
i got the moves like jagger
i got the mooooooves... like jagger

[bridge]
you want to know how to make me smile
take control, own me just for the night
but if i share my secret
you gonna have to keep it
nobody else can see this

so watch and learn
i won't show you twice
head to toe, ooh baby, roll me right
but if i share my secret
you gonna have to keep it
nobody else can see this

and it goes like this

[chorus]
take me by the tongue
and i'll know you
kiss til you're drunk
and i'll show you

you want the moves like jagger
i got the moves like jagger
i got the mooooooves... like jagger

i don't even try to control you
look into my eyes and i'll own you

you with the moves like jagger
i got the moves like jagger
i got the mooooooves... like jagger 
just shoot for the stars
if it feels right
and in for my heart
if you feel like
can take me away, and make it okay
i swear i'll behave

you wanted control
sure we waited
i put on a show
now i make it
you say i'm a kid
my ego is big
i don't give a sh*t
and it goes like this

[chorus]
take me by the tongue
and i'll know you
kiss me till you're drunk
and i'll show you