29 Haziran 2011 Çarşamba

Dünkü Bok.



Bazı insanlar cidden midemi bulandırmaya başladılar..
İlk facebook kullandığım günü..
İlk blog yazmaya başladığım günü..
Twitter'la tanışmamı hatırlıyorum da..
Şimdi geldiğimiz nokta gerçekten çok garip geliyor..

Facebook'a nasıl abone olduğumu hatırlamıyorum aslında yalan söylemeyeyim şimdi..
Ama blogu ve Twitter'ı hatırlıyorum..
Blogu liseye başladığım yıllarda edebiyat öğretmenim tavsiye etmişti..
"Günlüğüne yazdıklarını buraya yazarsın insanlarda okurlar" demişti..
Tabii o zamanlar böyle süper internet bağlantıları falan yoktu..
Çevirmeli sistemden yeni yeni mutasyona uğruyordu insanlar..
"Aman yeni bir sistem bilmiyoruz etmiyoruz gene fatura çok gelir kısıtlı kullan emi çocuğum.." diye tembihler hemen hemen hepimiz almışızdır o dönemde..
Öyle başlayan bir blog dönemim vardı..
Lisenin son yıllarında dergilere yazmaya başlayınca blog yazmayı bayaa bir ihmal eder oldum..
Derginin tadı ve blogun tadı bambaşka tabii ama bunu büyüyünce her şeye doyduktan sonra anlıyorsun..
Her neyse Sofya'da ilk yılımda en yakın arkadaşım düzenli olarak her gün yaptığı her şeyi günlük gibi blogspot adresi vardı oraya yazıyordu..
Derken onunla bir kez daha başladı benimde blogspot maceram..
1-2 yıl devam ettirdikten sonra Tumblr'ı keşfedip oraya geçmiştim..
Sonra da kürkçü dükkanı misali blogspot'a geri dönüş yaptım..
Bu bir olgunlaşma evresiydi benim için..
Ve şu anda da buradayım..

Twitter'la tanışmam ise çok daha farklı aslında..
Sofya'da Türkiye'den çok daha önce 3G olayı vardı..
Okuldaki duyuru panosunda okulla ilgili her şeyi Twitter'dan da takip edebileceğimiz yazıyordu..
"O da ne ki?" diyerek üye olduk aslında hepimiz..
Okulu bıraktıktan sonra bir süre kullanmayıp,Tumblr ile tekrar dönmüştüm..
Şu anda da olabildiğince faal olmaya çalışıyorum aslında..
Ama tamamiyle eğlence amacı taşıyor..
Blog gibi orası da benim için..

Şimdi hikaye kısmını bir kenara bırakırsam..
Başlığa ve konuya dönersem..
Bazı insanların "popülarite" takıntısı can sıkmaya başladı..
Belli bir takipçiden sonrası kendini dünyada eşi benzeri olmayan sürekli peşinden koşan bireyler sanmaları anlamına geliyor gibiler..
Bundan 1 yıl önce erkek arkadaşım olan, Twitter'da "#FF yapın, beni takip etsene" diye ağlayan insan, şimdi binlerde takipçiye sahip ve cevap bile vermeye tenezzül etmiyor..
Hepsi bir yana adamın her şeyi bildikten sonra bu tarz hareketlerini görmek cok komik geliyor..
Tabii gözüme şu ara en çok batan olduğundan buradan girdim..
Bu gibi bir çok kişi var..
Tumblr'a yeni giren herkesin "ah kullanıcı adını hiç duymadım.." diyip kendince "benimkini herkes biliyor bir ton takipçim var.." edasındaki tavırları gerçekten komik oluyor..

Anlamadığım..
Kafama takılan..
Takip edilmek...
Popi sahibi olmak..
Herkesin adını bilmesi..
Facebook'ta binlerce kişinin ekli olması..
Çok mu önemli ?
Bence değil..
Benim için değil..
Ben kazandığım kaliteli arkadaşlıklara bakıyorum açıkçası..
Muhabbet edebileceğim..
Bir şeyler öğrenebileceğim birileri olması benim için önemli..
Bana bir şeyler katması öncelikli olan..

Ama bu insanlar için önemli değil sanırım..
Twitter da binlerce kişinin sizi takip etmesi..
Yazdıklarınızı beğenmesi..
Sizin geçmişinizi unutmanıza neden oluyor..
Ve bence burada özgüven eksikliği beraberinde kişilik bozukluğu geliyor..
Ha bu beni ilgilendiriyor mu?
Hayır ilgilendirmiyor..
Nasılsa yine sevgililerinden ayrıldıklarında..
İşleri düştüğünde..
Ararlar..
Özledim derler..
Görüşelim derler..
Her zaman yaptıkları gibi..

Bir gün oturup eski sevgililerim hakkında yazıp çirkefleşicem bende..
Evet bunu yapmayı çok istiyorum..
Nasılsa elaleme göre kimse okumuyor etmiyor ya beni..
O elalemin ilgi alanına da girmemiş olur onlar hakkında yazdıklarımda..
O derece midemi bulandırıyorlar artık siz düşünün..

Yok yok sinirlenmicem..

Rahatın Batması..



Kendimi bildim bileli bizim aileye rahat batıyor..
Ne güzel evin var otur işte işin ne içinde..
Yok efendim dizaynı sıkıyor..
Değiştir değiştir sene içerisinde canın çıkıyor zaten..
Üstüne birde 2-3 sene de bir site ya da mekan değiştirmemiz var..
Nasıl bir eğlence anlayışınız var sizin? diyenler de elbette şu anda vardır..
Ancak durum bu..
Bu en sonunda isyan ettim tabii bende..
Yeter dedim..
Topla topla nereye kadar arkadaş..
Küçükken ben teyzemlerde falan kalırdım..
Büyüdük ya iyi ki..
Yardım et..
Koli al..
Doldur içini..
Topla evi..
Cart curt..
Hepsi üstüne kalıveriyor..
Fenalık geçirdim resmen bugün..
Yalnızca 8 koli dvd film topladım..
Kolilerde öyle ufak tefek değil bildiğiniz hayvan gibi koliler hepsi..
4.5 koli plak topladım..
9 koli müzik cdsi..
19 koli kitap..
3 koli de fotoğraf albümü topladım..
Ve bir karar verdim..
Bundan sonra ya evi taşımıyorum!!
Ya da kitap cd dvd almıyorum !!
Bu ne lan..
Alıyorsun alıyorsun sonra işin yoksa ev taşırken topla birde onları..
Hayır toplamasına topluyorsun da..
Şimdi kara kara düşünüyorum..
Yarın sabah eşyalar taşındıktan sonra önümüzdeki 1 hafta yerleşmeye çalışıcaz..
Ve biliyorum ki o kitaplar..
Plaklar..
Albümler..
Dizmesi gene bana kalıcak..
Offf Offf..
Ev taşımak dünyanın en zor şeylerinden biri..
Valla bak.. 

19 Haziran 2011 Pazar

Angry Birds !!



Bilmeyeniniz yoktur diye düşünüyorum Angry Birds'ü.
Bir çeşit oyun..
Ama bu diğer oyunlara benzemiyor..
İnsanın hem hoşuna gidiyor..
Hemde sinirlerini bozuyor..
Her ne kadar fizik okusam da kafayı yemekle yememek arasında git gel yapıyorum şu anda..
Demin "s.....ktir laaann.. Atış bir kere eğiktiiii.." diye bağırınca annemler odaya doluşuverdi..
O derece sardı oyun..
Ya balkonda oynasaydım.?
Amann Tarım !!
Siteden kovulma nedeni direkt..
Şaka bir yana sizde bulaşın demek geliyor içimden ama bulaşmayın..
Valla bak..
Aklı olan Chrome da gördüğü her uygulamayı indirmesin..
Çok ciddiyim..
Ben yaptım..
Siz yapmayın..
Amma velakin illa da bulaşım diyorsanız..
Ahanda linki..

http://chrome.angrybirds.com/

Benden günah gitti valla..
Peşin peşin uyardım..
Bağımlılık yapar..
Sinirleri bozar..
Neyse..
Madem şimdi oynamaya karar verdiniz..
Sesini açında öyle oynayın..
Hadi öptüm ben oyuna dönüyorum.. 

Angry Birds !!
Sen kocaman bir kuşsun! 

Baba.



Bugün bir hikaye anlatacağım size..
Hayal kırıklıklarının başlangıç hikayesi..
Umudun tükenmesi ve zamanın hicbir şeye çare olmadığının hikayesi..

Çocukken her şey toz pembe oluyor gözünüzde..
Çikolata almanız için verilen paralarla dünya da olan her şeyi alabileceğinizi düşünüyorsunuz..
Hele o çikolatayı aldıktan sonra sakız alacak kadar da paranız artıyorsa sizden zengini yoktur..
Hemen hemen her cocuklukta olur bu dusunce sektelemeden..
Bazı özel günlerde ise çikolata paraları kıymete biner..
Biriktirmeye başlarsınız..
En fazla 3 tane çikolata alacak paranız olur elinizde ama size göre cok zenginsinizdir ve istediğiniz hedıyeyı alabileceksinizdir..
Annenizle gidersiniz alışverişe "benim çoook param var" diyerek..
Beğenirsiniz bir t-shirt ya da kravat..
Gelirsiniz kasaya..
Cebinizden çıkarıp çok zengin gibi yığarsınız bütün bozuk paralarınızı..
Anneniz ve kasiyer gülümserlerken..
Anneniz sanki sayıyormuş gibi içinden bir tanesini alır gerisini size verir "ne cok paran varmış öyle bak arttı bile" diyerek size kalanını verir..
Siz onları cebinize koymaya çalışırken kaşla göz arası ödeyiverir anneniz o t-shirtün parasını..
Tabii siz bunu "umudunuzun kırıldığı gün"e kadar asla öğrenemezsiniz..

  Eve gelir,hediye paketini binbir çeşit kırtasiyeden aldığınız jelatinlerle yapmaya çalışırsınız.. 
Kimseye el sürdürmezsiniz..
"Dokunmasın kimse benim "babam"ın hediyesi "ben" yapıcam" dersiniz..
Belki de bütün gece uğraşırsınız..

Sonra sabah olur..
Telefonda size "geleceğim.." dediği için erkenden kalkar hazırlanırsınız..
En güzel kıyafetlerinizi giyersiniz..
En yeni tokalarınızı takarsınız..
Çapraşık bir halde de olsa saçınızı size güzel geldiği gibi siz yaparsınız..
Sonra evin sokak kapısını en rahat gören odasında..
Camın önüne kuruluverirsiniz..
Geldiğinde ilk siz görebilin diye..
Beklersiniz..
Yemek bile yemeğe kalkmazsınız beklediğiniz yerden..
Anneniz gelir orada doyurur sizi bir saniye bile kaçırmayın siz diye..
Sonra yavaş yavaş hava kararır..
Nasıl bir çocukluktur bilmem hava kararsa da "geleceğim dedi gelecek" diye ısrar edersiniz..
Hava artık o kadar kararmıştır ki "gelecek" derken uyuyakalıverirsiniz koltukta..
Anneniz kucağına alır ve taşır sizi..
Yatırır yatağınıza..

Sabah olup uyandığınızda..
Hayalleriniz yıkık..
Umutlarınız kalmamış bir halde "gelmedi" diye ağlarken..
Annenizin "geldi annecim.. ama baban çalışıyor ve çok geç geldi sende uyumuştun kucağına aldı seni yatırdı öptü.. bak sana çikolata için para bıraktı.. hediyesini de çok beğendi.." diye tesellileri girer devreye..
Belli bir yaşa gelene kadar her gün inanabilirsiniz bu yalana emin olun..
Siz hep beklersiniz..
Ama o hiç gelmez...
En çok ihtiyacınız olduğunda bile..

Birgün büyüdüğünüz de..
Orayı burayı karıştırmaya başladığınızda..
Aldığınız bütün hediyeler..
Dolabın bir köşesinde..
O gün..
Bütün bir gün boyunca uğraştığınız gibi duruyordur..
Hiç açılmamış..
O zaman ne kadar büyük olursanız olun o sahneler geliveriyor gözünüzün önüne..
Ne mi oluyor?
Keşke hiç öğrenmeseydim gerçekleri diyorsunuz..
İhtiyacınız olan bir süper kahraman olarak dursaydı o orada diyorsunuz..
Sizin süper kahramınızdı oysa o..
Çocukken hep gelip sizi taşıyan uyutandı o..
Tabii bunlar sadece gerçeklerden önceydi..
Sonra inanmamaya başlıyorsunuz..
İnanmamaya..
Sevginin olmadığı her yerden kaçmaya..
Birine ihtiyacınız olduğunda her yerden ve herkesten kaçmaya başlıyorsunuz..
Herkes sizi çok güçlü görürken halaa içinizde "belki birgün.." umudunu gizlemeye çalışıyorsunuz..

En sonunda..
Büyüyüp kocaman olduğunuz da ne oluyor biliyor musunuz?
Hayatınıza giren bütün erkekler de "o'da gidecek birgün.." diyorsunuz..
Zamanla bir şeylerin düzeleceğine inanmayaya başlıyorsunuz..
Hayatınızda "şu andan" daha değerli hiçbir şey yer almıyor..
Ya evet ya da hayır oluyor sadece..
Arada kalan her türlü düşünce ve durum rahatsız ediyor sizi..

En çok koyan da ne oluyor biliyor musunuz?
Sizinle neredeyse aynı şeyleri yaşayan bir kardeşiniz varsa..
O yaşarken her anı..
Tekrar yaşıyorsunuz..
"Keşke elimden bir şey gelse.. Değiştirebilsem her şeyi.." diyorsunuz..
"Neden bütün cocuklar babasına hediye alıyor ki abla.." dediğinde verecek yanıtınız olmadığında gözleriniz doluyor..
Oyuncakçıya girip uçurtma aldığınızda..
Ve "pazar günü sahilde uçururuz ablacım.." dediğinizde..
Babalar gününü..
Havanın ne kadar güzel olduğunu..
Bütün ailelerin dışarı da olduğunu unuttuğunuzda...
Korkuyorsunuz..
Zaman kendini tekrar ediyor sanki..

Her neyse..
Bugün babalar günü..
Ağlayıp sızlasam da..
Eylül'e her baktığımda gözlerim dolsa da..
Bugün babalar günü..
Gidip kardeşimle uçurtma uçuracağım..
Hiçbir "baba"nın da bugünü bozmasına izin vermeyeceğim..

17 Haziran 2011 Cuma

Space.



Ten, Nine, Eight, Seven, Six, Five, Four, Three, Two, One..

Liftoff.

Bazen gitmek zorunda kalırsınız..
Bazen de gitmeyi biz seçeriz..
Hiçbir zaman "sonsuz" luk gibi bir garanti sunamayız..
Kendimize bile..
Zorundalıklar..
Şartlar..
Bazense tercihler..
Pişmanlıklar..
Bazen hayal kırıklıkları..
Bazen mutluluk..
Ama hep bir özlem oluyor gittiğimiz yer neresi olursa olsun..
Ne kadar mutlu ya da mutsuz olmuş olsak da..

Ben ardımda bırakıp gittiğim yerleri özlüyorum..
Bunun içerisine Izmir giremiyor neden bilmiyorum ama..
Sofya bile girebiliyor iken Izmir yok..
Öyle işte..
Bazen keşke Sofya'yı bırakmasaydım diyorum..
Bazen de keşke Istanbul'dan hiç ayrılmasaydım diyorum..
Pişmanlıklar..
Özlemler..
Hep olan şeyler dimi?
Sadece bazen bunları yaşamak zor gelebiliyor..

Dışarı da okuduğunuz da bilirsiniz..
İşler anne babanızın yanında olduğu gibi gitmiyor her zaman..
Ardınız da bıraktığınız aileniz dışında bir ton arkadaşlarınız oluyor..
Bazen de ailenizden başka hiç kimseniz olmuyor..

Onca yıllık dışarı da eğitim görme sürecimden öğrendim ki..
İster ülke dışına çıkın..
İster sadece il dışına çıkın..
Unutuluyorsunuz..

Deforme oluyor arkadaşlıklarınız..
Bıraktığınız gibi kalamıyor büyük çoğunluğu..
Sorduğunuz da verdikleri yanıtlarsa hep klasik..
"Sen uzaklardasın..Arayamıyoruz.. Öğrenciyiz çok yazıyor.. Sende artık aramıyorsun.. Ne bilim hep mesenee olmuyor gibi.." diye giden bir ton cevaplar..
Evet bunlar sadece ülke dışına çıktığınızda duyduklarınız..
Oysa il değiştirince de aynıları oluyor..
"Yaae ne bilim sende atmıyorsun.. Gittin unuttun asıl sen (yalanın önde gidenidir bu.).."
Birde bunların giderken ki versiyonları oluyor ki uçurum oluyor döndüğünde..
"Abiiee kopmayalım yaaee ara tamam mı? Kanka aricam senii bak gidiyorsun ama ben buradayım her zaman..Ara tamam mı lan bak bende aricam.. Unutma lan gidince oralarda bizi..."
Ne kadar samimi şeyler dimi..
Şimdi bunları siktir edebilirsiniz..
Çünkü gittikten sonra unutulmak icin en fazla 1 ayınız var..
Tabii unutulduktan sonra unutmak ıcınde 1.5 ayınız var..

Hiçbir şey ve hiçkimse aynı kalmıyor..
Yerinizi elbette birileri dolduruyor..
Ancak bazı arkadaşlıklar var ki..
Onlar çok başkalar..
Ağladığınız da...
Güldüğünüz de..
Moraliniz bozulduğun da..
Konuşmaya ihtiyacınız olduğun da..
Desteğe ihtiyacınız olduğun da..
Bazen sadece "susmak" istediğiniz de..
Yanınızda olup, o an'ları bir bir bilen arkadaşlar var ki..
Onlar çok başkalar..

Neden mi bunları yazıyorum..
Kendimi şanslı hissettiğim için..
Onca insanın ortasında..
Gülümsememe rağmen..
Eğlenmeme rağmen..
Beni kenara çekip, "Ne oldu?" diye soran arkadaşlarım var..
Gözlerimin içinde binbir farklı düşünceyi yakalayan arkadaşlarım var..

En önemlisi..
Güne damgasını vuran hatta..
Bence sarf edilen o sözler oldu..


"- Sana diyecek cümle bulamıyorum..
- Bilmiyorum.. İnan bilm... 
- Bak.. Nasıldı o şarkı? Heh. Tamam

Now it's time to leave the capsule if you dare.."

O an cevap veremedim gözlerim dolduğu için..
Ama sanırım doğru cevap..

"there's nothing I can do"


Olmamalı dimi?
Yapacak bir şeyler elbette vardır..
Olmalı en azından..
Olsa ne olur ki...
Olsun ama..

14 Haziran 2011 Salı

Music Please Vol. 20



Bu hafta Music Please yazarken dikkat ettim..
Favorilerimi paylaşmıyorum..
Kıskanıyorum galiba..
Sanki hiç kimse bilmiyor gibi gizleyip kendime saklıyorum..
Şaka tabii bu..
Paylaştığımız müzik konusunda sizlerde biliyorsunuz..
Ancak bazı sanatçılar için "bende kalsın sadece ben yaşayayım onları" demiyor değilim hanii..
Mesela onlardan biri de Pretty Lights'dan sonra Moloko..
Gerçi Moloko Pretty Lights'dan önce bende ama blogdaki yer alışına göre Pretty Lights önde..
Her neyse..

Bu hafta Music Please'deki konuğumuz Moloko..
Moloko benim bayıla bayılaa dinlediğin Anglo Irlandalı bir elektronica pop grubu..
Moloko'nun ismi Anthony Burgess'in kitabı olan "Otomatik Portakal" da geçen Nadsat argosundan geliyor..
Anlamı süt demektir..
Ancak bu sütü özel kılan yanları var..
Uyuşturucu ile birlikte alınan sütlü içeceğin adı aslında Moloko..
Ayrıca Rusça'da süt demek Moloko..

Grubun adını bir yana bırakıp daha da grubu tanımaya yönelecek olursak..
Moloko'nun albümlerine söyle bir baktığımızda elektronic dance,trance,trip hop ve nu-jazz karması bir oluşum olduğunu görebiliyoruz..
Grup her ne kadar 90'lı yılların sonunda ve 2000'lerde adından sıkça söz ettirse de 1995 yılından beri müzik piyasasındalar..
Ciddi anlamda müzikte farklı bir bakış açısı getirdiler..

1995 yılında Do You Like My Tight Sweater? adlı albümlerinin çıkış hikayesi ise bence çok ilginçtir..
Solist Roisin Murphy'in bir parti de beğendiği birisine "Do you like my tight sweater?" desemesi ve beğendiği kişinin Prodüktör Mark Brydon olması ile müzik kariyerine başlayan bir gruptur..
Yaşadıkları bu olaya hitaben çıkış albümlerinin adı "Do You Like My Tight Sweater?" olmuş..

Bu albümlerinin ardından 98 yılında "I Am Not A Doctor" adlı albumlerini piyasaya sundular..
Bu albüm müzik kariyerlerinde ciddi bir yer taşıyor bence..
Hepimizin bilip taptığı şarkı "Sing It Back" bu albümde yer alıyor..

2000 yılının başlarında çıkarttıkları "Things To Make And Do" adını taşıyan albümse benim en sevdiğim albümlerinden biri olduğunu söyleyebilirim..
Bu albümde daha çok entrümanların ön plana çıkıyor..
Vokal elbette ki her zamanki gibi mükemmel..
Ancak sizi bu albümde savuran vokalden çok ritim..
Ayrıca bu albümde Indigo, Absent Minded Friends ve A Drop In The Ocean gibi birbirinden güzel şarkılar yer alıyor..

2000 yılında çıkarttıkları albümün bir yıl ardından sonra üzücü bir haber olarak gördüğüm ve Moloko'nun sound'undaki ciddi değişimi sağlayan Murphy ve Brydon ilişkisi 2001 yılında sona erdi.

Dördüncü albümleri olan Statues, 2003 yılında kendileri kaydederek piyasa sürdü..
Bu albümde artık romantizmin sona erdiğini gözlemleyebiliyoruz..
Yine elektronik alt yapıya devam eden grubun bu albümlerin de birazcık daha fazla enstrümanların baskınlaştığını görebiliyoruz...
Yine bu albümde de göze çarpan bazı şarkılar var bence..
Over and Over, I Want You, Forever More gibi..

2004 yılına geldiğimiz de grup, bana göre en çılgın performans sergiledikleri ve bazı şarkılarını bir kez daha zihnimize kazıdıkları, bir performans albümü olan "11.000 Clicks" adlı DVD yayınladılar..

Bu albümün çıkışının ardından turnelerini de tamamlayan grubumuzun kendi yollarında devam etmeye karar verdiklerini görüyoruz..
Murphy kendi solo kariyerine devam etme kararı alıyor..
Bunun yanı sıra 2006 yılında Remix lerden oluşan bir albüm olan Catalogue yayınlanıyor..
Bu albümde gözüme çarpan şarkı ise bence Statues..

Grup şu anda ayrı..
Ancak..
Bazı sanatçılar..
Bazı şarkılar..
Gitseler bile..
Aynı yerdeler bence..
Gönül ister ki birleşsinler tekrar ve bizler de ölmeden önce bir kez olsun dinleyelim Moloko'yu kanlı canlı..

Peki bu kadar yazdık ettik..
Bu hafta Music Please'de Moloko'nun hangi şarkısı yer alacak dimi?
Bu hafta Music Please'de 2000 yılında çıkarttıkları Things To Make And Do albümlerinden Absent Minded Friends bizlerle olacak..
Ancak alternatif şarkılar da artık öneriyorum biliyorsunuz..
Ve tabii ki de Moloko'da bu alternatifler tahmin edeceğiniz üzere çok fazla..
Bu yüzden bende benim favorilerimi alternatif olarak sunacağım sizlere...

İlk alternatifimiz Catalogue albümünde yer alan Statues parçası..
Hemde11.000 Clicks adlı DVD kaydından..



İkinci alternatifimiz ise I Am Not Doctor adlı albümünde yer alan Sing It Back parçası..
Ancak bu klibi alternatif gösterme nedenim özellikle bu performansa bayılıyor olmam..



Hepinize keyifli dinlemeler dilerim.. 

3 - 2 - 1 Motor.


Seçimler sırasında ve seçimlerden sonra oldukça fazla geyik çevirdiğim için o gece kendimi ve bütün espirileri tükettim..
Tabii sizler bu geyiklerin hiçbirini duymadınız..
Çok da bir şeyler kaybettiğinizi düşünmüyorum..
Ağlanacak halimize güldük işte..

Her zamanki gibi önce çoook konuştuk milletce..
Sonra da birbirimize attık kazığı..
Yine gıda'ydı, kömür'dü derken kendi fiyatımıza sattık yine oyumuzu..
Her zaman aynı şeyler olmuyor mu zaten..
Önce "vaad"lerde bulunup ver yansın ediyoruz..
Yok "o şerefsize mi vericem oyumu.." diyip diyip gidip gene "şerefsiz" dediğimize veren bir milletiz..

Ha ben kimin kime verdiği ile ilgilenmiyorum açıkçası onu da belirteyim..
Herkes istediğine oy vermek de özgürdür..
Kimsenin düşünceleri engelleyemeyiz.. 
Ancak, nasıl saygı duyuyorsak düşüncelere o kişiler de eylemlerinde bize saygı duymalı diye düşünüyorum..

Nasıl?
Hemen izah edeyim..
En basitinden mitinglerde bilmem nerde çıkıp da "biz Tayyip'i istemiyoruz.., Şerefsizzz.." bilmem ne gibi tabirler de bulunup kuru kalabalık yapmayabilirler..
Çok ciddiyim kendi arkadaşlarımdan bile düşünce çatışmasında olacağım elbette muhakkak ki var..
Bu yüzden de hiç kimseyi yargılayamam..
Bu kişinin gördüğü gerçekler dışında biraz da aile içinde bitiyor bence..
Bir insanın birazcık da temeliyle alakalı..
Ne kadar ailesine bakıp da "Vay be adam kendini eğitmiş ama bak şimdi" diyebiliyor olsak da..
Bazen en modern, aşmış kendini dediğimiz insanlar bile sığ olabiliyor bu tip konular da..
Temelde ne görmüş ise onunla da kalabiliyor..
Dediğim gibi insanları kesinlikle yargılamıyorum kararlarında..
Düşünce tartışmalarına da girmiyorum..
Dinler saygı duyarım gerekçelerine..
Kendilerince doğrularına..
Ancak, şu şartlarca...

Bana açık ve net bir şekilde..
"Benim fiyatım şu..
Aciz bir insanım..
Bana bu adamlar bir kaç ayda olsa ihtiyaçlarımı gidermeme yardımcı oluyor..
Ve bu vaadlere bir iki aylık da olsa verdikleri kanmama yetiyor..
Bu yüzden de oyumu veriyorum.." desin..
Eyvallah diyip şapka çıkarıcam..
Saygı duyucam..

Ama yok!!
Yok arkadaş..
Memleket de herkes karşı..
Kimse istemiyor..
Kimse memnun değil..
Ama oylar yine o adama gidiyor..
Bence aldığı oran da 49.9 çok ciddi bir rakam..
Adamın cidden destekçileri var..
Boşa vaad atan biri değil yanii..
Adam güveniyor mal dağıttıklarına..
Bu yüzden de bizim toplum ya bir şeylerde korkuyor..
Ya da cidden mal.

Sonuc itibariyle başımızda yine aynı insanlar..
Ve bence her ne kadar Kılıçdaroğlu "biz artık daha güçlüyüz.." mesajı verse de..
4-5 sene çok bile bir milleti sikip atmak için bence..
Gerçi ben bu seçimlerden sonra toplumu da ciddi anlamda satyriasis hastalığı olduğunu düşünüyorum..
Devamlı bir s.kilme derdi var millette..
"Bir daha bir daha istiyoruz aaaahh.. oooohh.." diye kendimden bile iğrenmemi sağlayan durumdayız..
Bu yüzden de oy verenler artık verdiler..
Diyecek pek lafım da yok açıkçası onlara..
Ancak, madem oy verip başa getiren cahil kesimdi..
-Her ne kadar bilinçli cahiller de yer alsa da..-
O zaman o mitinglere katılıp destek olanların ilk ağızlarına sıçılmalı..
Onlar istediler diye biz yaşıyorsak bütün yasakları..
O'nlar önce sürgün edilmeli..
İşkenceye maruz kalmalı..
O'nların çocukları..
O'nların oğulları şehit oluyor asker de..
Bu kadar sikilip atılmaları yetmiyor "Vatan sağolsun" diyip gene veriyorlar oyları..
Ne diyeyim ki şimdi bu insanlara..
Sikilen götün davası olmaz..
Önümüzdeki seçimlere bakacağız artık..
Önümüzdeki seçimlere kadar sikilmenin tadını çıkartmalı..
Hatta bence hep altta kalmamalı..
Arada pozisyon değiştirip üste de geçmeliyiz..
Her zaman sikileceğiz diye bir durum yok..
Bazen sikmek de gerekiyor...

Ne çok bozdum ağızımı..
Kızdım kendime şimdi..
Sizde kızdınız biliyorum..
Ama yapacak bir şey yok..
Bizim milletimiz de küfür etmeden hakaretin hakkını veremiyorsunuz..
İğneleyince sizi mahkemeye hakaret diye çağırıyorlar..
Küfür edeyim argo konuşayım da mahkemeye gittiğime değsin..

Verenlere..
Vereceklere..
Selam olsun..

* Bu arada Bahçeli'nin bu fotoğrafı paylaşacak yer arıyordum..
Güzel oldu bu yazıya..
Nasılsa hepimiz her şeyi yanlış anlayıp buraya kadar geliyoruz..
Kandırılıp hatalar yapıyoruz..
Açıklayıcı oldu bence...
Öptüm sizi... *

10 Haziran 2011 Cuma

Maşa !? WTF?



Kendimin dışına çıkmaya başladığımı hissediyorum..
Istanbul'un huyundan mı suyundan mı yoksa annemden mi bilinmez bir "kokoş'luk" modu açılıveriyor geldiğim de..
Dun her ne kadar finalim olsa da biraz süslenmeye vakit ayırmış ve maşa yapmıştık evde..
Gonca'nın maşasını kullanmıştık..
Ve haliyle ben hiç anlamadığım için Gonca yapmıştı..
Eh tabii 10 saat otobüs yolculuğunda ne maşa kaldı saçta ne bir şey..
Gerçi halaa çok iri dalgalar var ama yitiyor gibi yavaştan..
Bende dedim ki hazır zamanında "ucuz" diye görüp kullanmasam da "dursun evde canım" diyerek aldığım sinbo saç şekillendirici adı altında topladıkları seti kullanayım dedim..

Yapmaya çalışsam da adam akıllı yapamadım diyebilirim..
Alışık değilim diye belki..
Belki de kendi saçımda deniyorum diyedir..
Gerçi hayatımda kimseye de maşa yapmadım daha önce..
Kendimi ilk kez dalgalı saç ile gördüm ve sevdim açıkçası..
Görenler de "güzel" olduğunu söyledi..
Her neyse sonuç itibari ile kendimi iyi hissetmiştim..
Şimdi halaa yapmaya çalışıyorum maşayı..
Öğrenirim diye umuyorum yakın zamanda..
Neyse ki bu azimli günlerimde yanımda UzmanTV  var..

Bu arada eklemeden edemeyeceğim..
Güzel duruyor ediyor ama..
Yapması da çok marifet gerektiriyor yahu...
 

8 Haziran 2011 Çarşamba

Dr. House vs Hugh Laurie


Başlığı okuyan hemen dalacak "onlar aynı kişiler zaten" diye..
Hadi canım sizde..
Ciddi olamazsınız..
...
Ukalalık bir yana..
Dr. House olarak hafızlarımızda özdeşen, hatta bir çoğunuzun asıl adını bile bilmediği Hugh Laurie,artık bir adet Blues albumune de sahip...

Her zaman ne kadar seksi bir ses tonuna sahip olduğunu söylesem de bu albüm bambaşka olmuş..
Zihnimde oturan o dengesiz..
Biraz kırık adama göre fazla seksi bir tarz gibi geldi bana..
Seksi demişken...
"Ummm..."
Her neyse..
Karizmatik adam şimdi..
Bendeki çağrışımı da farklı tabii..
Neyse dedim işte..
Neyse..

Albümü bulun..
İndirin derim ben..
Hoş bir blues albümü..
Ancak Blues albümü olmasının yanı sıra Texas müziklerini de andırmıyor değil bende..
Gitarlar falan..
Gayet iyi ama tabii bu..
"Iiiiiahhaaa" diye bağırası geliyor bazen insanın..
Bazense bir adam olsa bıraksam kendimi onun kollarına..
Tek bir vücut olsak diyorsun..

Ne zaman mı dinlenir???
Hmm..
Bir düşüneyim..
Ben olsam, kendimle yanlız kalmak istediğim..
Belki bir kadeh eşliğinde..
Ya da yolculuğa çıkarken mesela..

Favorilerime gelince..
Battle of Jericho süper bir cover olmuş doğrusu..
 Swanne River hareketli yerinde durduramayan bir şarkı olmuş..
 John Henry hoş bir düet parça bence..
After You've Gone ve Baby Please Make a Change diğerlerine nazaran daha soft diyebilirim ..

Ama aralarından seçim yapmam gerekirse..
Battle of Jericho ve Swanne River tam bu yaza göre..
Kıpır kıpır..
Ateşleyecek türden..
Umm birazda seksi sanki..

Keyifli dinlemeler dilerim.. (: 

7 Haziran 2011 Salı

Music Please Vol.19



Hafta ortasında Music Please yapma huyumdan vazgeçmeliyim sanırım..
Ama böylesi daha güzel değil mi?
Beklemediğiniz an'lar da yapıyorum..
...
Yaz mevsiminin gelmesiyle dinlediğim parçalarda mevsimsel bir döngüye giriyor..
Eminim sizde bunun farkındasınızdır..
Ancak bundan rahatsız olduğunuzu düşünmüyorum..

Elektronic muziğin yaz mevsimine çok yakıştığını düşünüyorum açıkçası ben..
Neden bilmiyorum ama kışın ne dinlersem dinleyeyim..
Yazın istisnasız en iyi giden şarkıları Elektronic parçalardan çıkıyor bende..
Yine düşüncelerim birbirine girmeye başladığı bir dönem..
"Bunu da seviyorum..
Bu da çok güzel..
Bu mu daha iyi durucak acaba blogda?
O şarkının üstüne bu gider mi ama?
Ah ne yapsam ki..?"
Diye kafayı yemek üzereyken geçen yıl yaptığım sistem geldi aklıma..
"Bu yaz ne dinlesem" metni hazırlayacağım yine..
Aslında bunu dergi için yazacağım ancak blogda da aynı sırayı izleyeceğim ki daha sistemli olsun :)

Lafı daha fazla uzatmadan Music Please deki bu hafta yer alan grubumuzdan bahsetmek istiyorum..
Bu hafta Flunk bizimle birlikte..

Flunk, 2000 yılında kurulan Norveçli bir Trip-Hop grubu..
İlk single larını artık herkesin hemen hemen her yerde duyabileceği Blue Monday'ın coverı olarak 2002 yılında çıkarttılar..
Blue Monday'in hemen ardından ilk albumler olan "For Sleepyheads Only'i yayınladılar..
Bu albümlerinden sonra BBC tarafından hazırlanan Radio1 de yayınlanan "The Blue Room" programı için Ingıltere'ye davet edildiler ve ilk yurtdışı konserlerini orada verdiler..
İkinci albumleri Morning Star, Norveçli plak şirketi tarafından 2004 yılında yayınlandı..
2007 yılında Personal Stereo albumu ve 2009 yılında da This Is What You Get albümünü yayınladılar..

Music Please'de ise yer alan şarkı Morning Star albümüne ait..
Everything Is Ending Here adlı parça bu hafta bizlerle olacak..
Bunun yanı sıra bir başka alternatif Flunk şarkısı daha seçmek istedim buçuklu yazmamak adına..
O da True Faith olmalı bence..
Buyrunuz videosu True Faith'in..


Siyah - Beyaz



Biraz siyah..
Biraz beyaz..
Biraz iyi..
Biraz kötü..
...
Bazen planladığımız şeylere zaman biçemiyoruz..
O anda sadece zihnimizde not alıyoruz..
Ve bir anda..
Hiç ummadık zamanda..
Zihniniz tarafından kontrol edilip..
"Hadi şimdi zamanı.. Bırak her şeyi ve yap onu" diyiveriyor size..

Benzer bir şey oldu bende de..
HerBokuBilenAdam'ın blogundaki bir yazının altında çok kısa bir sahnesini izlediğim..
Açık mı konuşayım?
Çok etkilendim..
Filmi izlemeliyim dedim..
Ancak final döneminde film izlemek fazla lüks kaçıyor biliyorsunuz..
Bu yüzden de ertelemeye almıştım..
Derken dün bir anda "Hadi ama Ahtel. Yapacak daha iyi bir işin yok şu anda.. Biraz aradan bir şey olmaz." diyerek zihnim tarafından kandırıldım..
Ve izledim..
İçinde bulunduğun dönemsel döngülere göre filmler vardır ya..
İzler ve kendini buluverirsin..
Ben kendimi bulamasam da içerisine dahil olduğum çok yakın bir hayatı buldum filmde..
Angel-a'nın dudaklarından dökülen cümleler düşüncelerimle o kadar yakındı ki...

"- Senin sorunun sürekli kaçmak istemen sürekli..
Kaçmayı kes artık!
Dur biraz..
Nefes al..
Zavallı beynine biraz oksijen gönder; o da biraz mutlu olsun..Bu doğru kararları vermene yardımcı olur..
Hadi nefes al..
Nefes al..
Nefes al dedim..."

"- Tamam pohpohladı bende yuttum mutlu oldun mu?
- Kendine güvenin olmadığı için ne zaman pohpohlansan hemen atlıyorsun.."

Gibi diyaloglar geçiyor filmde..
İnsanı kendiyle yüzleştiren diyaloglar..
Kendine çok farklı bir açıdan bakmayı gösteriyor bence bu film..
Hayatına..
Başka insanların hayatlarına..
Çevrene..
Dış görüntüne..
İçine..
Sadece ve sadece kendi içine bakıyor filmde..
Bir tür yüzleşme..

Bazı sahnelerine de gülmedim dersem yalan söylemiş olurum..

" - Bu ne demek oluyor böyle ha?
İntihar ederken bile rahat bırakmıyorlar..
Orada bile sorun çıkaracak biri var.
Gururumla intihar edebilmek için 1dakika yalnız kalmayı hak etmiyor muyum? "

"- Böyle bir isim söz konusuysa dikkatli olman gerekir.
- Neden?
- Yani Brütüs.. Sezar'ın oğlu değil ki.. Onu öldüren, şu sırtından bıçaklayan.."

"Angela,1.80 boyunda güzel ve baca gibi sigara içen bir kadın çokta ideal melek görüntüsü vermiyor.."

Gibi gibi daha çoğaltabileceğim bir sürü diyaloga sahip bu film..
Birazcık da sizlere filmin künyesinden bahsedeyim..
2005 Fransız yapımı romantik komedi filmi..
Yönetmen ve Senarist Luc Besson..
André rolünde Jamel Debbouze, Angel-A rolünde Rie Rasmussen başrolü paylaşıyor..
Yönetmen ve senarist olan Luc Besson, filmi çekiminden 10 yıl önce yazdığını söylüyor..
Ve bu arada yönetmenin diğer filmlerine şöyle bir göz atarsak..
En bildiklerimizden Léon, The Fifty Element, From Paris with Love, Transporter, Taken ve daha bir çok filmin senaristliğini ve yönetmenliğini üstlenmiş görünüyor Besson..

Tekrardan Her Boku Bilen Adam'a teşekkür ediyorum farklı şeyleri keşfetmemi sağladığı için..
Ve sizlere de keyifli seyirler dilerim.. (: 

6 Haziran 2011 Pazartesi

Dayatma !



Bu su balonunun herhangi bir yere değip, patlayacağı zamana kadar olan süre zarfında özgürüz bizde sadece..
Dayatmalarla yaşıyoruz en temele baktığımız da hayatı..
Gerici bir toplumdayız diyorum..
İnsanlar onları da küçümsediğimi toplumu küçümsediğimi söylüyorlar..
Hayır öyle bir şey yapmıyorum..
Ancak diğer yandan da gerçekleri sizlere söylüyorum..

Bugün bir film arıyordum ve bir türlü orjinal dilinde bulamadım filmi..
Oysa ben..
O, Fransız filmini izlerken...
Oyuncuların dudaklarından sıyrılan o sözcüklerle büyülenmek..
Fransızca'ya aşık olmak istiyordum tekrardan..
Evet istediğim sadece buydu..
O anda..
O film..
Büyülemeliydi beni..
Ama olmadı.
Alt yazılı olanı bulamadım ne yazık kii..
Ve bir sinirden çok isyankar tavırlarla yazdım Facebook duvarıma :"Ne kadar geri bir millet olduğumuzu yabancı filmlerin türkçe dublajı olmadan bulma zorluğu yaşamamızdan rahatça anlayabiliyoruz.. Sene oldu 2011 halaa insanlar altyazı okumaya üşeniyor.." diye bir yazı yazdım..

Sanırım kendime ifade etme zorluğu yaşıyorum..
Bir kaç kişi gerçekten anlamadı demek istediğimi..
Konuştuğum zaman verdikleri cevaplarda katılıyorlar ancak illa karşı gelecekler..
Her neyse anlaşamama durumumuz oldu bu yuzden de bende blog yazarak acıklamak ıstedim..

Hiç kimseye onu bunu şunu izlemesinler demedim..
Demem de..
Ancak şöyle bir gerçek var ortadaki bu asla engellenemez..
İster toplumu sinemaya teşvik etme amacı olsun..
İster gençleri sanata katma amaçları olsun..
Yapılması gereken bu değil..
Bütün filmler türkçe olursa millet hazırcılığa alışır..
Kii bu bizim toplumumuzda bolca var..
Bu yüzden ekstra bir alternatif de olmalı..
Fransız yapımı bir film izlerken o fransızca ile büyülenmeliyiz..
Hissetmeliyiz onun bir Fransız filmi olduğunu..
Ya da bir Ispanyol filmi..
Ya da bir İngiliz filmini izlerken o British aksanını duymalıyız..
İçimizi okşamalı o dil..
Türkiye'de asla göremeyeceğimiz konuların işlendiği filmleri Türkçe'ye çevirip de topluma pohpohlayarak sunup üstüne de kalkıp toplumun bunu bizim bağrımızdan kopmuş kadar benimseyip hemen ardından en ufak bir olayda milliyetçilik damarına bağlamasınan tiksiniyorum ben..

İşte o yüzden karşıyım dublaja..
Bize ait olmayan bir kültürü bizim gibi benimseyip yanlış bildiğimiz için..
Dili öğrenmeye, o toplumu tanımaya sürüklemediği için karşıyım..
Araştırma ve merak güdüsünü yok ediyor bence dublaj..

En basitinden iki ayrı noktadan ele alacağım konuyu..
Mesela herkesin bildiği Dövüş Kulubü namı deger Fight Club.
Chuck Palahniuk'un kitabından uyarlama bir metin..
Ama kime sorsanız herkes "David Fincher yaa adamım" diye cevaplar..
Oysa o sadece yönetmendir..
Bence orada yazar daha cok övgüyü hak ediyor..
Her neyse..
Geçtiğimiz günler de bir yazı yazmıştım Ayrıntı yayınlarının kapatılması hakkında..
Chuck Palahniuk'un belki de en sönük kitaplarından biri olan "Ölüm Pornosu" sırf adından ve içeriğinden sebeb mahkemeye verildi..
Ancak buna hiç kimse tepki vermedi..
"Amaaann kapansın nolcak ki.." diyenleri bile gördüm..
İşte ben toplumda böyle insanlar var oldukça Türkçe dublaj yapılmasın diyorum..
O insanların sinemaya gerçekten sanata ilgili meraklı oldukları icin gittiklerini sanmıyorum..
İşte bu yuzden dıyorum dublajı hak etmıyor toplum..
Umursamıyorlar..
Bilmiyorlar..
Neyin tam olarak ne oldugunu nereden geldıgını neyle baglantılı oldugunu bılmıyorlar..
Ağzı olan konusuyor yıne her zamankı gıbı..

Bir diğer örneğimse diziler üzerinden olacak..
Ne kadar az bir kesim aslında yabancı yapım filmler izliyor..
Neden ?
Çünkü neredeyse coğu internet uzerınden ve altyazılı..
Ve baktığımızda sınemaya kazandırmak ıstedıgımız kesım yıne genclık..
Ve o genc kesımler ınternet kullanıyor..
Hemde sizden bizden iyi..
Her şey ellerinin altında..
Ama dizi izlenme oranları günlük olarak hemen hemen hepsi stabil ip lerden giriş yapıyormuş sitelere ve düşükmüş..
Baktığımızda 6 yaşında çocuk bile Kurtlar Vadisini izlemeye gidiyor sinemaya..

Bu noktada da Facebookta yorumda da demıstım..
Dusunmuyorum ben bu tıp ınsanlarla aynı standartlar da fılm ızledıgımızı benım gıbı dusunenlerın..
Ben kalkıpta Tati nin filmlerini koleksıyon yapıyorken diger x kısıler ask tesaduflerı sever fılmı ıcın hayatımın en ıyı fılmıydı dıyebılıyor işte..

Bu yuzden ınsanların yargı ve degerlerı farklı dıyorum..
Kimi ne izliyor diye de yargılamıyor..
Yaslı ve okuma yazma bılmeyen ınsanlarda fılm ızleyebılır dıyorum..
Ancak şu da cok zor olmasa gerek..
Turkıye de zaten yurtdısında cekılen fılmlerın yuzde 90ı gırmıyor gosterıme...
En azından gırenlere gore de salon acılabılır..
Atıyorum kafadan..
7-8 hafta kurtlar vadisi 2 3 salonda oynayacagına, Thor icin iki salon acılır..
Biri alt yazılı olur diğeri turkce dublaj isteyen istediğine gider..
Şimdi ki gibi..
Orjinal dilini izlemek için illa 20 den sonraki seansları beklemek zorunda kalmamıs oluruz en azından bizde..
Ya da ınternete bır fılm koyuluyor..
Vizyonda turkceyse aynen turkce koyuyorlar en azından altında alternatıf olarak secebılecegımız ıngılızce alt yazısı koyun bari de dili duymayı geçtim..
Gelişim saglayabılelım kendimize en azından.. 

5 Haziran 2011 Pazar

EyeLiner



Normal de bilirsiniz moda makyaj üzerine yazıp çizen biri değilimdir..
Abartılı makyaj yapmayı da sevmem zaten..
Uzun uzuuun da vakit ayırdığım pek görülmemiştir..
Benzer şekilde Facebook'ta onca arkadaşım olmasına rağmen sokakta görsem son 4 5 aydır ekleyen kimseyi tanımam sanırım..
Fotoğraflarına bakma huyum yok nedense benim oturupta saatlerce..
Neyse bugün tesadüfen ilkokuldan bir arkadaşımın fotoğrafı dikkatimi çekti..
"Yuh herkes değişirde XXXX asla" dedim..
Şoka girdim..
İlkokul, ortaokul yıllarında herkesin yüzüne demese de kendi grupları içerisinde dalga geçtiği..
Hatta lisedeyken buluşmalar yapıldığında "Ahaha neydi ya XXXX öyle.." diye anımsadığı hatun..
EyeLiner sürmeye başlamış ve ben "Oha" dedim..

Gerçi EyeLiner sürdüğümde bana da olgunluk ve sertlik kattığını söylüyorlar ama..
Beni XXXX kadar değiştirmiyor..
En azından ifadelerimi değiştiriyor tek..
Beni baştan yaratmıyor..

Velhasıl..
Diyeceğim o ki..
EyeLiner büyük icat..
Tabii sürmeyi bildikten sonra..
Süremeyince bok gibi duruyor alınmayın da..
Ah bir de kırmızı ruj !!
Tanrım!!
Her kadına her tene gitmiyor !!
Gitmiyorrr o ruj !!
Herkesin kaldırabileceği bir renk değil diyorum..
Çok biliyorsun sen diyorlar..
Ama öyle..

Her tırnak ve ten kaldıramaz kırmızı'yı..
Ne rujunu...
Ne ojesini...

Neyse dagıldım gene..
Öyle işte..
EyeLiner garip bir şey..
Seksi bir şey..

Yani bence öyle..
Biraz maskülen birazsa feminen duruş katıyor..
Bakışlarını kullanmayı bilene tabii..

Music Please Vol. 18,5

Bu şarkı varyaaa..
Offf yaa..
Bu hafta Music Please yazasım hiç yok..
Oysa grubu da seçmiştim ama..
Bu haftaya da Music Please de Morcheeba ile devam etsek..
Ne de güzel olur..
Çok da güzel olur..

Hatta yaptım..
Oldu.

Bu hafta da Music Please'de Morcheeba var..
Bu yüzden Music Please Vol. 18,5 adını verdim bu hafta..
Ben Morcheeba'dan bıkana kadar dinlemeye devam dermişim :P
Mehehe şaka tabii..
Amaa bu şarkı Morcheeba'nın en güzel şarkılarından biri..
Müthiş bir ruh hali yakalıyor bende..
Ritmi..
Soundu..
Kendimi kaybedip kaybedip buluyorum..

We have been away a while
I can't wait to see relations
Tell them of our tales
That were lost for generations

To see them waving on the shore
Would fill my heart forever more

To the beat of the drum, we travel on
Courageous we sail into the storm
Singing our song and feeling strong
On a voyage to where we all belong

1 Haziran 2011 Çarşamba

XoXo Gossip Girl..


Vooaav !!
Uzun zamandır Gossip Girl hakkında yazmayı düşünüyor ancak sürekli erteliyordum..
4.sezon finalini izlerken Adele çalması içimde gecikmiş olan "yazmalısın" dürtüsünü uyandırdı..
Bilmeyeniniz yoktur diye düşünüyorum artık Gossip Girl'ü..

Cecily Von Ziegesar'ın seri olarak yayınladığı kitaplarından uyarlama bir dizi Gossip Girl..
Lise yıllarıma tekabül ediyor kitapların çıkması..
 Orta okul yıllarımızda hepimiz İpek Ongun'un gençlik serisini okuyarak geçirdik bizim dönemle..
Bazen beraber okurduk...
Bazen peşpeşe..
Ama beraber kurardık hayalleri..
Beraber çekeleştirirdik kitaptakileri..
Birde BoyBand GirlBand'ler vardı..
Orta okul döneminin ardından lisede müzik zevkiniz bir yerden sonra değişmeye başlıyor..
Dinlediklerinizi ve kendinizi beğenmemeye başlıyorsunuz..
Bir şeyler ya eksik ya da fazla geliyor..
Sonra da "Arayış" dönemi başlıyor..
İşte bende öyle bir dönemdeydim "Dedikoducu Kız" kitaplarıyla tanıştığımda..
Henüz ikinci ya da üçüncü kitap çıkmıştı ben tanıştığımda..
Karşı komşumuzun kızı benden 2 yaş büyüktü o vermişti..
"Genç bir kız olurken okumalısın.."diyip kıkırdamıştı..
Süslü püslü..
Marka takıntısı olan..
Ama iyi bir aile kızıydı..
İyi bir okulda okuyordu..

Her neyse bir şekilde başlamıştım kitapları okumaya..
İpek Ongun'un kitaplarında sonra Ziegesar'ın kitapları daha bulunduğum yere uyuyor gibi gelmişti bana..
Lisedeydim...
Şimdi sorsanız adam akıllı hatırlamıyorum bile kitapları gerçi..
Ama halaa seriye kitap çıktıkça arşivime topluyorum..
Diziyi ilk gördüğümde Cnbc-e de yaz tatilinde falandım sanırım..
Müthiş sevinmiştim..
Bir saat evde çığlıklar atmıştım deli gibi..
Nasıl bir manyaklıkmış benimki de bilemiyorum..
Ama öylece başlayıverdim işte izlemeye..
Sofyaya gittim geldim..
Izmir'e geldim..
Halaa takip ediyorum..

Her genç kızın hayatı muhakkak bir gün Gossip Girl'deki gibi olaylarla karışmıştır bence..
Entrikalar cart curtlar olmuştur..
Son 2 senemi düşünüyorum da..
Sofya'da yaşadıklarım..
Istanbul'da geçirdiğim yarım dönem ve hazırlanma süreci..
Hatta bence Izmir'deki son 2 aylık sürecimi saymazsak Izmir'i de katabiliriz..
Tam bir Gossip Girl dü..
İnsan ilişkilerinden tuttun, arkadaşlıklara, ilişkilere...
Aslında her şey geride kaldı artık...
Ya da öyle görünüyor..
Bir yandan soyutladığım ama asla dışında kalmadığım eski çevrem..
Bir yandan yeni yeni kurduğum bir çevrem..
İlişkim..
Ve halaa güçlü olduğumu hatırlatan arkadaşlarımın olması çok güzel..

İşin komik yanı ne biliyor musunuz?
Sezon finalini izlerken farkına vardım..
Yarın sınavım var..