31 Temmuz 2011 Pazar

Music Please Vol. 24


"I feel something falling from the sky
I'm so sad I make the angels cry..
Tears from the moon
Fall down like rain
I reach for you.."

Derken Sinead O'Connor bir yerlerden tanıyorum ben bu şarkıyı dedim kendime..
Ama o kadar O'Connor a ait gibi duruyordu ki şarkı, engelleyemeden 3-5 kez ard arda dinledim..
"Music Please'de muhakkak yazmalıyım bu şarkıyı" diyip araştırmaya başladığımda Lunascape'in, o büyüleyici ses O'Connor a benzerliği ile beni bir kez daha şaşırtan vokali Kyoko Baertsoen, Fulber'i tebrik ettiriyor doğrusu..
Bu kadar mı birebir oturur sesler yerine..
Her neyse..
Buradan bu güzel grupla tanışmamı sağlayan canım arkadaşım Pichie Pich'e teşekkürlerimi iletiyorum..

Bu hafta Music Please'de Conjure One bizlerle birlikte olacak..
Conjure One, Rhys Fulber'in solo çalışmasının adı..
Yapım çalışmaları Kanada'da başlayıp yaklaşık 4 yıl sürmüş..
Bu 4 yıl içerisinde (1997-2001) Fulber, dünyanın dört bir yanından melodileri toplayıp çalışmasıyla aynı adı taşıyan Conjure One albümünde birleştirmiş bütün bu sampleları..
Albümleri üzerine genel bir yorum yapmamız gerekirse, bayan vokallerin ağırlıklı olması elbette ki daha bir çekici kılıyor Conjure One'ı..
Elektronic, trip hop, chillout ve birazda pop kategorileri altında toplayabilecek olsak da, Conjure One çok daha fazlasını sunuyor bize..
Elektronik müzik türü içerisinde belki de en sakin tempoyu yakalayanlar arasında..
Yumuşak soundun arkasında gizlenmiş elektronik samplelar insanı kendinden geçiren melodiler hakim..
Dinlediğiniz de önce sadece farklı geliyor, sonra kendinizi teslim etmenizi öyle tatlı bir dille sağlıyor ki, büyüleniyorsunuz..

Peki bu başka diyarlara götüren grubun albümlerinden ne haber?

Fulber'ın çalışmasıyla aynı adı taşıyan albümden bahsetmiştim demin de..
Conjure One adını taşıyan, 4 yıllık bir çalışma ile meydana getirelen albüm 2002 yılında piyasaya sürüldü..
Bu albümde en çok göze çarpan şarkı sanırım benim grupla tanışmamı sağlayan o müthiş şarkı Tears From The Moon oluyor..
Ancak; Damascus, Tidal Pool ve Redemption üçlüsünün yanı sıra Center of The Sun, Sleep gibi şarkıları da oldukça iyi..
Aslına bakarsanız ilk albüm olmasından mıdır bilinmez bu albüm diğerlerine nazaran çok başka bence..

İkinci albüm Extraordinary Ways 2005 yılında piyasaya çıkıyor..
Ve elbette bu albümde de yine o müthiş deneyimler yer alıyor..
Müthiş düetler de pek tabii..
Poe ile düet şarkılardan biri olan albümle aynı adı taşıyan şarkı Extraordinary Ways bu albümdeki en güzel şarkılardan biri bence..
- Bu arada halaa hiç Poe şarkısı dinlemediniz ise "Not A Virgin Anymore" şarkısıyla hemen başlayın derim..-
Tabii bunun yanı sıra "ne de yakışmış piano bu şarkıya" dediğim alternatif şarkı kategorisine alabileceğim Pilgrimage bu albümde..
Bir başka dikkat çeken düetlerden biri de Chemda düeti..
Forever Lost parçasını ne de güzelleştirmiş sesiyle..
Bu düetler dışında albümde dikkat çeken şarkılar arasında Endless Dream ve Beyond Being'de var..

Ve son olarak piyasaya geçtiğimiz yıl sürülen Exilarch albümü var..
Bu albüm diğerlerine nazaran daha güncel bir altyapıya sahip bence..
Yine bir trip hop, chillout hakim elbette ama daha öncekiler gibi yoğun soft yapı yok..
Ama yine başarılı yine başarılı bence bu albümde..
Dikkatimi çekenler ise bu albümde çok fazla değil..
Ancak yine de, The Distance, Existential Exile, Like Ice ve I Dream In Colour şarkılarını dinlemeden geçmeyin derim ben..

Bu haftanın şarkısına gelince de Conjure One ile beni tanıştıran o sesiyle büyüleyen Sinead O'Conner düet şarkısı Tears From The Moon..

Keyifli dinlemeler dilerim... 

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Çınar Ağacı


İncir Reçeli ya da Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak filmiydi sanırım, Çınar Ağacı'nın o kısacık fragmanını gördüğüm yer..
Hatırlayamıyorum tam olarak hangi filmdi..
"Kesinlikle gitmeliyim girdiğinde.." diyip bir türlü izlemeye fırsat bulamadığım bir filmdi Çınar Ağacı..
İstanbul Film Festivali kapsamında da yer aldı; ancak, ben orada da izleyemedim ne yazık ki zamanı uymadığından..
Uzun zamandır "izleyeceğim" diye alıp kenara koyduğum filmler arasında duruyordu..
Hani zaman zaman izlediğim filmler hakkında yazdığımda diyorum ya, "doğru zaman" diye..
Her seçilen film kendisi için doğru zamanı çok iyi buluyor..
İşte yine bir doğru zaman ve bir film..

Bu sefer ki filmimizse Çınar Ağacı..

Eminim ki hepiniz bilirsiniz Çınar Ağacı'nı..
Oldukça uzun boylu, kalıncana çapı olan bir ağaçtır Çınar..
Irmak ve nehir yataklarında bulunur..
Ne de güzeldir ırmak kenarları..
Ailece gidilip piknik yapılacak yerlerden diyebilirim kendi adıma..
Ne de güzel oturursunuz bir Çınar Ağacı altına gölgelikte, bütün bir aile..
Upuzuun ömürüyle eşlik eder size Çınar Ağacı..
 Tıpkı Adviye Hanım gibi..
Adviye Hanım, kendi çocuklarına Sümsük, Feriş, Tekne Kazıntısı..
Gelin ve damatlarına Keskin Sirke, Elizabeth, Hıyar..
Torunlarına 2.Elizabeth, Katerina, Amerika Vespuçi, Yuvarlak gibi lakaplar takan..
Koskocaman bir Çınar Ağacı..

4 çocuğu, gelinleri, damatları, torunları ve kendisi Cumhuriyet Kadını bir anne..
Filmin konusu her ne kadar Adviye Hanım'ın oradan oraya taşınma sürecini anlattığını çoğu kişi düşünse de bana göre çok daha fazlası..
Bağlılık..
Sevgi..
Sevgisizlik..
Aldatılma..
Gibi bir çok noktaya dokunuyor film..
Bugüne kadar yapılan onca aile,drama temalı bu tarz filmlerdeki kopukluk ya da sıkma gibi bir olgu taşımıyor..
Daha yapıcı en azından diğerlerine nazaran..
Belki de ben kendi hayatımınla çok fazla bu durumun içerisindeyim diye bu şekilde hissettim..

Filmi artık bir çoğunuz ya izlemiştir ya da "amaaann ne izlicem" diyerek, izlemedi..
İzleyenler ne düşünüyor bilemiyorum..
İzlemeyenlerin düşüncelerini de..
Bu yüzden tamamen kendi hissettiklerimi yazıyorum..

Çınar Ağacı'nı, annem, ben ve anneannem kısmen de kardeşim birlikte izledik..
Dedem öldüğünden beri anneannem bizimle kalıyor..
Ve gerek ben gerek de kardeşim halaa anneannemin elinde büyüdük..
Büyüyoruz..
Sımsıkı sarılıp utanmadan ağlayarak izledim filmi ben..
Her ailede olur eğer tek başına değilseniz muhakak bir dönem anneanneniz çocukları arasında git gel yaptığını yaşarsınız..
 Ben o dönemleri çok fazla hatırlamıyorum aslında..
Sadece hatırladığımda halaa çok kırıldığım ve gözlerimin dolduğu..
Belki de annem içinde yaşadığı bir pişmanlıktır bu da anneannemin annemle tartışıp kendi başına yaşadığı bir dönem var..
Annemden çekindiği onu istemediğini sandığı için beni görmeye okula geldiği..
Dersten çıkartıp bahçede bana meyve suyu aldığı ve ağladığı dönem..
Yaşlı bir kadının ne denli zoruna gittiğini bırakın, şu satırları yazarken anılar aklıma geldikçe ben bile gözyaşlarıma engel olamıyorum..
Keşke bir değneğim olsa ve yok etsem herkesin zihninden o dönemleri..
...
Daha sonraki yıllarda yine bizim yanımıza döndü anneannem..
Halaa da bizimle..
Bazen o kadar geri düşünüyor beni annemle kardeşimle birbirimize düşürüyor engelliyor diye çileden çıkıyorum kii anlatamam size..
Ama bunlar hepimizin başına gelen olaylar zaten..
Biliyor musunuz?
İyi ki bizim yanımızda anneannem var..
O olmasaydı sanırım hiçbirimiz hiçbir işimizi halledemezdik..
Hep bir eksik kalırdık..
71 yaşında olmasına rağmen matematiği bile benden çok çok daha iyi..
Hiçbir zaman kullanmayacağımızı bildiği halde "ceyizsiz gelin mi olurmuş sizde benım ceyizim var anneannem bana işledi ördü bunları diyip başınız dik gideceksiniz gelin.." diyerek ağlar..
Hiç üşenmez örmek için..
"Örme anneanne gözlerine yazık dinlen" desek de "bende başkası da örmeyecek çocuğum" der devam eder bildiğine..
Yaşlandıkça insan çocuklaşıyor sanırım..
Ne dersen de boş geliyor ona..
Kendi bildiğini okuyor yine o..
Bir şey gücüne gittiğinde, "ben genç olmak nedir biliyorum ama sen yaşlı olmayı bilmiyorsun.." der hep..
Başını öne eğdiriyor insanın bu laf..
Filmde de Adviye Hanım diyor ya, "Ağaca balta vurmuşlar,sapı bedenimden demiş.."
Bir başka versiyonu anneanneminki de işte..

Filmi izlerken birgün anneannemin ve annemin ölebileceği gerçeğinden ne denli kaçtığımı..
Ve ne denli de korktuğumu gördüm..
Birgün o giderse ne yaparız ki..
Kim karşı çıkacak bize biraz daha düşünelim diye..
Kim toplayacak arkamızı..
Bir insanın..
Çok sevdiğiniz bir insanın bedenen yanınızdan gitmesi kadar son noktada başka ne var ki..
Ölüm en son durak..
Her başlangıcın..
Her anının..
Her hayatın sonu..

Uzun zaman sonra izlediğim..
Beni bu denli içimin en derinliklerinden etkileyen en güzel filmdi sanırım bu..
Her ne kadar bizim toplumumuzda insanlar kendileriyle..
Kendi hayatlarıyla..
Sorumluluklarıyla..
Gerçeklerle yüzleşmekten pek bir haz etmeseler de öyle güzel dayatıyor ki bıçağı size bu film..
Kaçacak, saklanacak bir yer bulamıyorsunuz..
O gözyaşları..
Hıçkırıklar..
En içten geliyor..
Öyle bir yakıyor ki utanmıyorsunuz da ağlamaktan..
Sarılmaktan..
Hani şu en sevdiklerimize bile yanımızdayken söyleyemediğimiz..
Ancak, hayatlarımıza giren milyonlarca boş insana sarf ettiğimiz..
O iki kelime olan "Seni Seviyorum" demekten bile utanmıyorsunuz..
Belki yarın her şey yine kaldığı gibi devam edecek..
Sanki bu filmde izledikleriniz sizin hayatınıza hiç etki vurmamış gibi..
Ama biliyor musun ne olacak?
O yaşlı kadın..
O yaşlı adam..
O Çınar Ağacı..
Bilecek sizin onu ne denli sevdiğinizi..
Yerini hiç kimsenin dolduramayacağını bilecek..
Onu daima özleyeceğinizi de..
Huzurla sarılması da en güzel yanı olacak..
O an, uzun zamandır ihtiyacınız olan şey olacak..

Diliyorum ki, bütün Çınar Ağaç'larımızın upuzuuun bir ömrü olur..
Ve hiç ayrılmazlar başımızdan..



Bu yazı tamamen Anneannem'e ithafen yazılmıştır..

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Will You Still Love Me Tomorrow?



"Is this a lasting treasure or just a moment's pleasure?" sözleriyle tanışmıştım ben Amy Winehouse'la..
"You say that I'm the only one.. but will my heart be broken when the night meets the morning star .." derken içimde hissetmiştim kendimi..

27 yıllık hayatına bir çok şey sığdırdığını ama daha da sığdırabileceğini düşünüyorum..
Belki en mükemmel haliyle olmasa da aşkı yaşamadan böyle şarkılar yazacağını düşünemiyorum..
En güzel halleriyle yaşamış olmalı ki, bu kadar da acı çekti..
Alkol..
Uyuşturucu..
...
Bağımlılıkları hakkında yazmak hoşuma gitmiyor..
Ona hiçbir zaman yakıştıramadım ben biliyorsunuz..
Ancak insanlar müziğinden çok onun bağımlılıklarıyla ilgileniyorlar..
Bense şarkılarını seviyorum..
Çok güzel olmasa da onun rahatlıgını seviyorum..
Kendinden emin olmasını seviyorum..
Ya da seviyordum..
Sanırım hep de sevmeye devam edeceğim..
Sanırım kendimi suçlu hissettiğim bir nokta var..
Keşke bir kaç gün öncesinden konser biletini satmasaydım..
Kendimi ona ihanet etmiş gibi hissediyorum...

Her neyse..
Çok fazla şey yazmak gelmiyor içimden..
Ne söylesem ne desem bilemiyorum..
Bloguma kavuştuğum gün paylaştığım Best Friends şarkısı vardı..
Bugün de onun anısına Best Friends şarkısını tekrar Music Please köşesine koyuyorum..

İnsanlar onun ardından "you know i'm no good.." derken onun ardından,
 ben ise ona "you know what all faces mean and it's easy to smoke it up,forget.. everything that happened in between..but we are best friends,right?" diyerek onun sözleriyle veda etmek istiyorum..

Ölüm haberi hakkında detaylı bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.. 

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Music Please Vol. 23


Bu hafta Music Please birden fazla olacağını söylemiştim bu yüzden hazırlıklı olduğunuzu biliyorum..
Bu yazıyı sizler okurken bende stoklarda Music Please hazırlamaya devam ediyor olacağım...
Sanırım..
Her neyse..
Bu hafta Music Please'de benim dinlemekten bıkmayıp usanmadığım bir başka sanatçı yer alıyor..
Music Please de bu hafta konuğumuz Sophie Solomon..
Kendisi ingiliz kemancı, söz yazarı ve besteci..
Oldukça küçük yaşından beri kemanla uğraşan Sophie Solomon, classic diyebileceğimiz bir yapıda aslında müzik yapıyor..
Aslında tam anlamıyla classic'de diyemeyiz..
O Classic müziğe bambaşka bir bakış açısı getiriyor sizde..
Dinlediğinizde sıkılmıyorsunuz çünkü sadece Classic altyapıda kalmıyor jazz ve tango gibi yorumlarla harmanlıyor bestelerini..
Kemanın sesi öyle bir sarıyor ki sizi huzur buluyorsunuz arka fonda çalarken Solomon..
Aynı zamanda ilginizi çekeceğini düşündüğüm bir detayda Sophie Solomon'un Oi Va Voi kurucularından biri olması..
Bu ara ne de çok Oi Va Voi benzeri ya da etkileşimli gruplara yer veriyorum öyle..
Bunun açıklaması sanırım ruhun doymak istemesi ve huzur arayışında saklı.. 
Sophie Solomon'un Oi Va Voi'den ayrılışının ardından 2006 yılında çıkarttığı Poison Sweet Madeira adını taşıyan pek güzel de bir albümü bulunmakta..
Bu hafta Music Please'de yer alacak şarkıyı seçmekse oldukça zor..
Ancak neden bilmiyorum ama dinlemekten en çok keyif aldığım Burnt By The Sun adlı şarkının yer almasını istiyorum..
Ancak albümde dikkat çeken başka şarkılarda var..
Easy Virtue Tango, albümle aynı adı taşıyan Poison Sweet Madeira, I Can Only Ask Why ve Burnt By The Sun gibi bir diğer müthiş Ralph Fiennes düeti olan A Light Never Dies gibi oldukça hoş şarkılarda var..
Yine de Richard Hawley'in ses tonun Burnt By The Sun'a kattığı tattan yok hiçbirinde..

Öyle bir söylüyor ki..
"I was burnt by the sun
Said goodbye to the sea
When I saw you were losing
Your love for me..."

Büyülenmiyor musunuz sizde bu sese?
Hadi dans edelim..

Keyifli dinlemeler dilerim.. :)

Hilal Cebeci Sendromu



"Büyüdükçe aklın götüne kaçıyor.." diye bir tabir kullanır annem çok kızdırdığımda onu..
Sanırım bu sözü benden çok pek sevgili "panpiş"imize denmeli..

Bir insan kendini bu denli rezil eder mi dikkat çekmek için?
Edebiliyormuş demek ki..
Sosyal Medya'yı kullanmayı bilmiyor insanlar..
Herkese vermesinler işte diyorum ya Facebook, Twitter adresi..
Sonra böyle salak saçma Trend Topic'ler oluşuyor..

Her neyse ben bu Hilal Cebeci'nin kışa ne yapacağını çok merak ediyorum..
"Sıcak, beynine vurmuştur.." diyorum ben..
Kış ola hayrola demek isterdim..
Ancak..
Havalar böyle giderse..
Bir Hilal Cebeci Sendromuna da ben yakalanacağım sanırım..
Bu sendromu ben uydurdum ama çok güzel oldu..
Soyun açılma kafasına bu adı veriyorum..


Bu arada Hilal Cebeci'nin tırnak kesimini ve törpülemesini sevmedim..
"Çooookk iticisinnnn panpiiişşş o tırnaklarlaaaa.."  demek istedim bir an buradan :D
Oh be dünya varmış.. 
Söyledim rahatladım..

O değil de çok sıcak lan !!

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Tv Series 1


Taaataaamm..
Blogumda yepyeni bir bölüm açmaya karar verdim..
Bu yaz yapacak çok fazla işimin olmadığı nasılsa anlaşılıyor..
Her neyse çok fazla uzatmadan kısa notlar halinde yazacağım Tv Series yazılarını..

İlk seçimim de çiçeği burnunda diyebileceğim dizilerden olan Outsourced.
Outsourced, Amerikan yapımı bir durum komedi türünde dizi..
Henüz 1.sezonu biten dizi 23 Eylül 2010 tarihinden beri Amerikan NBC kanalında yayınlanıyor..
Yapım, Studio City Los Angeles'ta çekiliyor..
Dizi de olaylar Hindistan'daki bir çağrı merkezinde geçiyor..
Diziyi eğlenceli kılan yanıysa Amerikalı yönetici Todd'un çalışanlarına Amerikan kültürünü anlatmaya çalışırken ortaya çıkan eğlenceli diyaloglar..
İlk bölümde çok fazla bir ilerleme olmasa da ben sezonu izlerken oldukça eğlendim..
Tabii bu birazcıkta renk ve zevk meselesi elbette ki..
Dizi süresi ortalama olarak 20-25dk arasında değişiyor..

Keyifli seyirler dilerim.. 

ÖSYM..



Tahmin ediyorum ki bir çoğunuz sonuçları beklediğiniz şu heyecanlı dakikalarda, ÖSYM başlığı ve amblemi nedeniyle bu yazıyı okuyacaksınız..
Amacım da birazcıkta bu yöndeydi açıkçası..
Durun durun..
Sakın kapatmayın..
Bir kaç dakikanızı ayırabilirsiniz bence..
Tercih dönemlerinde olsun..
Üniversite seçerken olsun..
Hatta sonucunuzu gördükten sonra..
 Çok sevinirken ya da üzülürken size iyi geleceğini düşündüğüm için yazıyorum..

Öncelikle sizler gibi benimde sırasıyla aynı zorlukları yaşadığımı ve yaşamaya da devam ettiğimi bilmenizi istiyorum..
İster özel okullarda okuyup rahatça okulu geçin..
İster devlet okullarında fark edilmek için bir taraflarınızı yırtın..
İsterseniz okulun en başarısız en aptal insanı seçilin..
Aynı yollardan bende geçtim..
Hayır hayır kesinlikle nasihat vermiyorum..
Öyle bir amacımda yok..
Sadece yaptığım bazı hataların sonucunda neleri meydana getirdiğini sizlere anlatmak istiyorum..

Öğretim hayatınız boyunca her zaman anne babalarınızı, çevrenizdeki insanları, akrabalarınızı memnun etmeye çalıştınız..
Sizin kendiniz için aldığınız notlardan çok "annem babam ne diyecek" düşüncesi ile hareket ettiniz..
Zaten en temelinde de hata burada başlıyor..
Başlı başına eğitim sisteminin hatalı olduğunu düşünüyorum..
1 den 5 e kadar bir çocuk öğrenmeye açık olsa da sınav sistemi ve rekabete alışık ve açık değildir..
O yaşlarda çocuklara yapılması gereken tek şey bilgi vermek ve eğitmektir..
Rekabete zorlayıp bencil bireyler ortaya cıkartmak olmamalı..
6.sınıfa geldiğinde, lise hayatı için verilecek kararın alacağı notlara bağlı olduğunu anlatamazsınız..
" what the fuck lise?" diye sorar size..
Şaka tabii böyle bir şey demez..
Ancak aileler ve yetkililer olarak, kavramların tanımlarını doğru olarak öğretmeden çocuklardan belli bir beklenti içerisine girmemeliyiz.. 

Her yaşın tadını çıkartarak yaşamadan sadece sınav odaklı bir eğitim sistemimiz var ne yazık ki..
Benden önce de böyleydi benden sonra da böyle..
Her yıl "acaba değişebilir mi?" gibi bir soru kafamızda oluşmaya başladığı anda yok oluyor..

Lise hayatı hepimiz için sanıyorum ki en güzel anların..
Bir çok ilklerin yaşandığı bir yer olarak kalacak..
Kendinizi..
Karakterinizi..
Ne istediğinizi..
Beklentilerinizi..
Daha yakından tanıyor, görüyor ve öğreniyorsunuz..
Kendinizi dinliyorsunuz..
İlk yıl "ha ha hi hi" lerle geçse de daha sonraki yıllarda tam bir mücadele ve savaş içerisinde oluyorsun..
Lisede ilk yılında 50 arkadaşın varsa son sınıfa geldiğinde bu sayı bir elin parmak sayısını bile geçemiyor ne yazık ki..
"Aaaa benim geçiyor bi kere.." diye atlayan sazanlara gelince üniversite de görürüm ben sizi..

Her neyse..
Asıl önemli olan ilgilenmemiz gereken nokta şu an için Sonuçlar ve Tercih Dönemi..
Öncelikle kişisel düşüncem hazır hissetmiyorsanız girmeyin sınava ilk yıl şeklinde olacak ki çoktan girdiniz ama önünde yolu olanlar bu alternatifi düşünebilirler..
Eğer Lise sonda ve kendinizi hazır hissetmiyorsanız..
Oldukça da duygusalsanız ve ailenizde baskı oluşacağını duşunuyorsanız, konusun ve bu sonucu kaldıramayacagınızı kendinizi hazır hissetmediğinizi bu hayatınızı etkıleyecek bir karar oldugunu ve sizin hayatınıza dair hata yapmak istemediğinizi söyleyin..
Eminim önce kızacaklardır..
Ama sonra anlayacaklar..
Anlamak zorundalar..
Şimdi ki ailelerin modern olduklarına dair bir söylenti var ama ben öyle olduğunu sanmıyorum açıkçası..
Gittikçe aptallaşıyor aileleriniz..
Bu yüzden konusmayı deneyin derim ben..

Ama sınava girdiniz ve su anda önünüzde bir Sonuc süreci var..
Bugün yarın acıklanacak sonuclarda dıkkat etmenız gereken bazı durumlar var..
Evet ilk kez sınava giriyor olabilirsiniz..
Çok calısmıs da olabılırsınız..
Sene kaybetmekte ıstemeyebılırsınız..
Ancak bu bile bile lades demek olur..
Notunuz beklediğinizde düşük geldiğinde ya da bir yer tutturamayacağınızı dusunuyorsanız sakın tercıh yapmayın..
İstemediğiniz bir bölüm seçmeniz..
İstemediğiniz bir üniversite yazmanız o anlık için çözüm gibi gelse de size, ileri de çok fazla pişman olacak ve asıl işte o zaman gerçekten zaman kaybetmiş olacaksınız..
Doktor mu olmak istiyorsunuz?
O zaman doktor olun..
Avukat mı olmak istiyorsunuz?
O zaman avukat olun..
Ama olay şu..
Notunuz iyi ya da kötü ne olursa olsun istediğiniz mesleğin eğitimini alan birileriyle görüşün..
Konusun..
Eğitim süreci içerisinde olan insandan mesleği dinlemek biraz hüsrana uğratabilir sizi..
O yüzden hemen ardından eğitimini tamamlayıp mesleği icra eden biriyle konusun..
Bu da size butun zorluklarına ragmen değeceğini gösterir..
Eğer bunların sonunda da halaa Doktor olmak istiyorsanız..
Yılmadınızsa o zaman Doktor olmaya hazırsınız demektir..

Ancak..
Şu olay çok önemli.
Universite eğitimi demek, diploma demek sizde sadece "para" kavramını oluşturmasın..
Bu eğitim demektir..
Universite diploması olup onlarca işsiz gezen insan var..
Maddi yonden oldukca iyi bir yerde olupta, hayallerinde haalaaa başka meslekler yatan insanlarda..
Keşkelerle dolu bir hayat yaşayıp cok paranız olmasındansa, istediğim her şeye sahibim diyerek mutlu bir hayat sürmek bence çok çok daha güzel..
Bu yüzden de puanınız kötü ya da iyi diye cok fazla sevinmeyin..
Sonuna kadar tercih listesini de doldurmayın..
Alternatifleriniz her zaman olacaktır ama bunlar cok alakasız bölümler olmamalı..
Radyo Tv yazan biri kalkıpta diğer yandan Matematik yazmamalı listesine..
Az ama öz olsun..
Kaybedecek bir şeyiniz yok..
Dünyanın sonu değil bu..

İlk girdiğim yıl..
Kazanamazsam dünyanın başıma yıkılacağını düşünüyordum..
Onca yıl okudum..
Eğitim aldım..
Ve şimdi "başaramadım" demek zoruma gidiyordu..
Sonuç itibariyle başaramadım..
Gidip yurtdısında okumaya karar verdim..
Asla Türkiye'de öyle uçuk kaçık hayallerim olmadı..
Ne bölüm dışında ne de bölümümde..
Fiziği seviyordum..
Bilimi seviyordum..
İstediklerim aslında bunlarla sınırlı değildi ama en temelinde bunlar vardı..
Lisede yaptıgınız, basarılı oldugunuz her alanda kendınızı o alanda mukemmel sanabılıyorsunuz..
Resim öğretmeninizden aldıgınız pohpohlamalar sizin kendinizi "mimar olmalıyım" gibi aptalca dusuncelere goturebılıyor..
Ya da cocukken ızledıgınız dızıler yuzunden benım gıbı bılım asıgı olabiliyorsunuz..
Hep bir ucuk kacık dusunceler olabılıyor kafanızda..
Her neyse ben basaramadıgımda ne basıt olanı yaptım..
Kaçtım..
Yurtdısına gıttım ve Tıp okumaya karar verdim..
Normalde ÖSYM ile asla basaramayacagım bir alanı sectım..
Emin olun her aile cocugu okusun dıye yoktan var edebılır..
Hem de söz konusu egıtım oldugunda yapabıleceklerını ailenizin kucumsemeyın derim ben..
Her neyse..
Tıp okudum..
Gayet iyi de gidiyordu..
Alışma süreci zorluklar cıkartabılıyor her yerde her zaman insana ama hallediyorsun bir şekilde..
Ancak okulu bıraktım..
Kendi kararımla..
Tıbbı sevmeme..
Tapmama rağmen bıraktım..
Ha benim gibi bırakan varmı diye sorarsanız çok cok az bır azınlık var..
Çünkü istediğim yerde durmuyordum..
Ya da o zaman için öyle geliyordu..
Belki de iradesizdim..
Her neyse bir şekilde bıraktım..
Döndüğüm yıl daha bilincli olarak tekrar hazırlandım sınava..
Kaybedecek hiçbir şeyim yok..
Kendi hayatım üzerine bir kumar oynuyorum sadece..
Ya ÖSYM kazanacak ve o sececek ne okuyacagımı..
Ya da ben kazanacak neyi istiyorsam onu okuyacaktım..
Ne mi oldu?
3 tercih yaptım..
3 ü de birbiriyle baglantılı bolumlerdi..
Hangisi olursa olsun keyif alarak okuyacaktım..
Böylece ÖSYM kazanamamış olacaktı..
Anne ya da babama "ben istediğim için kazandım" diyebilecektim..
Bu muthıs bir duygudur diyebilirim size..
Her neyse şu anda Ege Universitesinde Fizik okuyorum..
Ben istediğim için Ege Universitesindeyim..
Ve ben istediğim için Fizik okuyorum..
Hiç kimse bana "en kotu ıhtımalle yazarsın Fizik" demedi..
Ben fizik okumak istediğim için yazdım..
Kendi tercihlerimi kendimden başka kimsenin yargılamasına izin vermeden yaptım..

Ha arada sırada Izmir konusunda isyan ediyorum tabii..
Ama o kadar kusur kadı kızında bile olur..
Size tavsiyem ne olursa olsun..
 Asla pişman olmayacagınız bir ilde..
Asla pişman olmayacagınız bir okulda..
Asla pişman olmayacağınız bir bölümde okuyun..

Boşverin ailenizin ne dediğini..
Okuyacak olan..
O meslekten para kazanacak olan..
Çocuklarına bakacak olan..
İş arayacak olan..
Ve emekli olacak olan..
Sizden başkası değil..

Ve son bir tavsiye daha..
Hiçbir şey imkansız değildir..
Hayatta her şey her zaman mümkündür..
Sadece siz istediğinizde...

17 Temmuz 2011 Pazar

Music Please Vol. 22


Bu ara elaleme müzik tavsiye etmeme rağmen hiç Music Please'de yazmadığımı fark ettim bu yüzden ard arda 3 adet Music Please yazdım..
Bunları elbette ki bir anda sunmayacağım ama bu hafta içerisinde 2-3 gün arayla hepsini sizlerle paylaşacağım..
Eveeet bilgi verdikten sonra bu haftanın ilk grubuna dönebiliriz..
Bu hafta Music Please'de Norrda bizlerle birlikte..
Norrda'yı kısaca size özetlemem gerekirse, İsveçli bir grup..
Grubun ismi İsveç dilinde kuzey anlamına gelen Nor kelimesinden geliyor..
Norrda'nın temelleri İsveç'te atılmış olmasına rağmen grup üyeleri genel olarak Türkler..
Türk diyince kafanızda ünlemler karmaşası yaşanmasın hemen..
Norrda'da o çok sevdiğimiz Oi Va Voi'ye yakınlık bulabiliyoruz..
Elektronik bir alt yapı ancak etnik ezgiler oldukça fazla..
Şarkıların geneli İsveç'te kurulmasına rağmen grup, İngilizce..
Vokalin ses tonunda bir şeyler bulacağınızı düşünüyorum..
Türkiye yapımlı elektronik müziğinde ne denli başarılı olabileceğini bizlere gösteriyorlar..
Şöyle bir müzik kariyerlerine göz attığımızda bir adet albümlerinin varolduğunu görüyoruz..
İnfinite Face adlı albümü 2007 yılında piyasaya sürdü..
Albümdeki şarkıları dinlediğinizde net bir kategoriye koyamıyorsunuz..
Şu bu güzel diyemiyorsunuz çünkü her biri çok farklı yerlere sürükleyebiliyor sizi..
Bu yüzden bu hafta Music Please'de alternatif önerim olmayacak..
Ancak Music Please köşesi için bir parça seçmem gerekiyor..
Ve ben bu şarkı seçimimi Circles'dan yana kullanıyorum..
Keyifli dinlemeler dilerim.. (: 

16 Temmuz 2011 Cumartesi

2011 Konser Notlarım..



Bu yıl gerçekten de konser açısından Türkiye için hareketli bir yıl..
Bir çok dünyaca ünlü grup ve sanatçıları ağırlama gibi bir şerefi taşıyan oldukça farklı organizasyon gerçekleştiriliyor.. 
Ülke adına sevinsem de kendi adıma üzülüyorum açıkçası..
Her neyse..
Bu yıl katıldığım ve katılacağım konser ve festivalleri daha önce bir plan halinde yazmıştım..
Bir kez daha son dakika golleriyle katıldıklarım dahil olarak yazmaya karar verdim..

Senenin açılışını Şubat ayında Istanbul'da Jay Jay Johanson ile yapmıştım..
Ardından Izmir ve Istanbul'da Oi Va Voi konserlerine katıldım..
Bildiğiniz üzere kış sezonunda konserlerden çok sergiler ya da film festivalleri daha cok ön planda oluyor..
Ve bir kaçlık boşluk sürecinde Istanbul Film Festivali ve İKSV nin organizasyonlarına katıldım..
Mayıs ayı içerisinde de yine İKSV'nin organizasyonlarından Hooverphonic konserine katıldım..
Bunun dışında Maroon 5 Istanbul konserine de katılma fırsatım oldu..
Annemle birlikte Roxette konserinde yer aldım..
Haziran ayına geldiğimizde James Blunt konserindeydim kuzenimle..
Bunun harıcınde Amy Winehouse'a bilet almıştım ancak katılma fırsatımız ne yazık ki olamadı..
Geçtiğimiz günlerde süpriz bir şekilde Elton John konserinde yer aldım..
Bunların harıcınde 28 Temmuz'da Izmir'de olmam gerekeceği için Joss Stone konserine gidemeyeceğim için üzülüyorum açıkçası..
Umuyorum ki 6 Eylül de Jamiroquai Konseri bunu telafi edebilecektir..
İlerleyen günlerde konser ya da organizasyon ekler miyim bilemiyorum listeme..
Şimdilik böyle..

Peki bu yazıyı niye yazdım..
İnsanların hayatlarında hiç festival ya da konser görmemiş gibi dashboardun agzına sıcmalarına sınır oldugum ıcın yazdım..
Gidiyorsun eğlenmene baksana ne diye Tweet girmekle zaman kaybedıyorsun..
Ben o mantığı anlamıyorum..
Alt tarafı 100 lira civarı bir rakama bilet aldın..
Bunda bu kadar abartılacak bir yan olduğunu sanmıyorum..
Abartanların da var olduğunu gördükçe yarın ki Rock'N Coke planımdan vazgeçme yolunda hızla ilerliyorum..
Sadece Moby kurtaramayacak gibi duruyor Rock'N Coke'u bende.. 

14 Temmuz 2011 Perşembe

Google+ vs Facebook


Günlerdir insanların çoğunda Google+ davetiyesi arama telaşı var..
Bütün hayatı MSN ve Facebook olan insanların büyük çoğunluğunun bile Gmail adresi açması beni şaşırtmıyor değil..
Dün gece en sonunda Facebook'a rastgele ekleyenlerden biri ile geçen konuşma beni yazmaya sevk etti..

" - Gmail adresim sende varmı?
- H..
- Ah hiç sorun değil al ekle..
- Teşekkür ederim ama önüme geleni Gtalk'ta eklemiyorum ne yazık ki kişisel bir platform..
- Facebook'ta kişisel ama ekliyorsun..
- Facebook kişisellikten çıkalı bayaa oldu..
- Eklemezsen ekleme be..."
   
Çok ilginç değil mi?
Facebook'u halaa kişisel alan olarak kullanabilen insanlar var..
Ne büyük şans mı demeliyim..
Her neyse..

Google+'a geçmeden öncede Google hesabımız vardı..
Blog yazıyoruz sonucta..
Gmail kullanıyoruz..
Gtalk kullanıyoruz..
Ama diyorum ya başlı başına Blogspot'un bile Google eklentisi olması benim için kişisel alan göstergesi..
Bu yüzden de zamanında MSN kullanırken herkes eklemiş olabilir..
Facebook'ta da çok fazla arkadaşım olabilir..
Ancak bu, bana dair hiçbir özel alanın olmayacağı anlamına gelmiyor..
Şu anda herkes kendisine çevre toplama derdinde..
Davetiye isteyenlerden tutun da, önüne geleni ekleyenlere kadar..

Peki bunlar bir yana şu ara Google+ ve Facebook arasındaki olan savaş hakkında biraz değerlendirme yapmak istiyorum..
Google, G+ uygulamasının da altından layıkıyla cıkacak gibi görünüyor bence..
Neredeyse Facebook'un aynısı diyebiliriz bir çok özellik açısında..
Sadece biraz daha özgürsün..
Biraz daha sana özel..
Tabii bunu sen istersen..
Tamamen senin tercihin..
Seni çevrelerine ekleyen ve senin eklediklerine bir arada ileti yazabiliyorsun..
Ya da istersen sadece çevrene eklediğin insanlarla paylaşıyorsun..
Bunun yanı sıra Gmail hesabında maillerini kontrol ettiğin sırada bile G+ ta olan bitenleri takip edebiliyorsun..
Ancak benim en beğendiğim kısmı ise "Davetiye" ile işliyor olması..
Bu mükemmel bir şey.
Herkesin G+ sahibi olmasını engelliyor..
Bir anda her istediğine davetiye gönderemiyorsun mesela..
Google kendi sistemi içerisinde değerlendiriyor..
Öyle gönderip göndermeyeceğine karar veriyor..
Geçenler de Facebook'la eklenti oluşturdukları yönünde bir takım paylaşımlar dolanıyordu..
Dün bugün dolanın söylentilere göre de Facebook bu eklentileri sağlıklı bulmadığı gerekçesiyle engellemiş..
Google dan korkması için aslında bir çok nedeni var bence Facebook'un..
Ki şahsi fikrimi sorarsanız ben G+ daha çok sevdim..
Twitter, Facebook gibi bir sosyal platformların bütün özelliklerine sahip..
Az daha unutuyordum..
Google+ ın sundugu ve benim çok sevdiğim bir diğer özelliği söylemeden edemeyeceğim..
Çevrenize eklediğiniz arkadaşlarınızı Gtalk listenize otomatik olarak ekliyor..
Ve ben bunu gerçekten çok sevdim..
G+ da online olmasanız bile Gtalk da online iseniz arkadaşlarınızla yine sohbet edebiliyorsunuz..
Ve işte bu yüzden de bence Google Plus kişisel bir alan olmalı..
Facebook gibi suyu çıkmamalı..
Twitter gibi abartıya kaçmamalı..
İkisi arasındaki seviyeyi iyi tutmalı..
Ve olurda davetiye sistemini keserse..
Ki yakındır bu..
O zaman da belli bir statü kurmalı ki Facebook kaderiyle bir olmasın ömrü..
Benim diyeceklerim bu kadar..
Tavsiye ederim..
Güzel ve şimdilik sakin bir ortam..
Ve son olarak da Google Plus ta gezinen bir kaç gif var..
İlk gördüğümde bayaa bayaa gülmüştüm..
Onları da burada sizlerle paylaşmak istiyorum..


Ve bu karede sanırım sosyal platformlarda geçirdiğimiz evrimi en güzel açıklayan kare oluyor..


Bu arada Google Plus hesabınızdan beni buradan takip edebilirsiniz.. 

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Beklenen Sir Elton John Fotoğrafları..













Çok iyi değiller tabii..
Ama digital makinayla bu kadar oluyor işte..
Hiç yoktan iyi bence.. 

sometimes, it just happens..


Bazen..
Çok kalabalık bir ortam da bile yanlız kalırsın..
Hiç kimse olmadığını hissedersin yanında..
Bazense, o kalabalıkta kendi isteğinle yer alsan bile sen istemezsin yanında kimsenin olmasını..
Bazen sadece konuşmak istersin..
Bazense sadece susmak..
Bazen en çok ihtiyac duydugunun, bedenen yanında olması değil..
Ol(a)madığında bile yanındaymış gibi hissettirmesi olur.. 
Bazen bütün bencilliğinle sadece sevilmek istersin..
Bazense zarar görmeden sevmek..
Bazense bütün ihtiyacın olan güvende hissetmek olur..
Bazen sadece dokunmak istersin..
Bazense dokunmak bile imkansızken öylece yanında kalmak..
Sadece bütün istediğin huzur olur..
Mutlu olmak..
Herkesin istediği bir şey sanırım "mutlu olmak"..
Peki ya asıl soru şu..
Sevgiyi gerçekten hak ediyor muyuz?
Hak ediyorsak neden sahip olmak bu kadar zor..
Tamam kimse kolay yolla sahip olmak istemiyor..
Zorluklar yer yer olacaktır elbette..
Her şey bizim istediğimiz gibi..
Planladığımız gibi gitmek zorunda da değil..
Kimse hayallerimizdeki gibi olmak zorunda da değil..
En azından birazcık..
Mutluluğu..
Sevgiyi..
Saygıyı..
Huzuru..
Belki de aşk'ı tatmalı insan..
Ve bu..
Bu kadar da zor olmamalı..
En azından sevdiğin adam/kadın hayatındayken..

Ama bazen olabiliyor..
Bazen oluyor..
Bazen olur..
Bazen, sadece olur.. 

Music Please Vol. 21



Bu hafta Music Please'de bir değişiklik yaparak günlerdir dilime dolanan bir düet şarkıyı paylaşmaya karar verdim.. 
Bu hafta Music Please'de Maroon 5 ile Christina Aguilera nın düet parçası Moves Like Jagger adlı parça yer alıyor..
Dinlediğiniz de Rolling Stones'dan Mick Jagger'a gönderi olduğunu hissediyorsunuz..
Hoş bir dans - pop şarkısı olmuş..
Ben beğendim..
Dinlemekten de oldukça keyif alıyorum..
Sizlere de keyifli dinlemeler dilerim..



Şarkının sözleri : 

you want the moves like jagger
i got the moves like jagger
i got the mooooooves... like jagger

i don't even try to control you
look into my eyes and i'll own you

you with the moves like jagger
i got the moves like jagger
i got the mooooooves... like jagger

[verse 2]
baby it's hard
and it feel like you're broken and scarred
nothing feels right
but when you're with me
i make you believe
that i've got the key

so get in the car
we can ride it
wherever you want
get inside it
and you want to stir
but i'm shifting gears
i'll take it from here
and it goes like this

[chorus]
take me by the tongue
and i'll know you
kiss til you're drunk
and i'll show you

you want the moves like jagger
i got the moves like jagger
i got the mooooooves... like jagger

i don't even try to control you
look into my eyes and i'll own you

you with the moves like jagger
i got the moves like jagger
i got the mooooooves... like jagger

[bridge]
you want to know how to make me smile
take control, own me just for the night
but if i share my secret
you gonna have to keep it
nobody else can see this

so watch and learn
i won't show you twice
head to toe, ooh baby, roll me right
but if i share my secret
you gonna have to keep it
nobody else can see this

and it goes like this

[chorus]
take me by the tongue
and i'll know you
kiss til you're drunk
and i'll show you

you want the moves like jagger
i got the moves like jagger
i got the mooooooves... like jagger

i don't even try to control you
look into my eyes and i'll own you

you with the moves like jagger
i got the moves like jagger
i got the mooooooves... like jagger 
just shoot for the stars
if it feels right
and in for my heart
if you feel like
can take me away, and make it okay
i swear i'll behave

you wanted control
sure we waited
i put on a show
now i make it
you say i'm a kid
my ego is big
i don't give a sh*t
and it goes like this

[chorus]
take me by the tongue
and i'll know you
kiss me till you're drunk
and i'll show you


Sir Elton John Istanbul'da idi..


Uzuuunnn bir aradan sonra Sir Elton John'un Istanbul'da verdiği o ihtişamlı konserin ardından işte buradayım..
Her ne kadar konser için kelimeler kifayesiz kalsa da yazmazsam olmaz..
Sizlerinde bildiği üzere 18 yıl aradan sonra Elton John, Istanbul'da 2. konserini dün gece Maçka KüçükÇiftlik Park'ta verdi..

Muhteşemdi..
Asildi..
Bir efsane sahnede karşımızda duruyordu..
Her şarkısının ardından ayağa kalkıp bizler "O'nu" alkışlarken, o da bizi alkışladı..
Tarifsiz..
Müthiş bir geceydi..
Büyüleyiciydi..

O eşsiz sesiyle, eşsiz şarkılarıyla her saniye tüylerimizi diken diken etti..
Her yaştan insan oradaydı..
Kimisi işten çıkıp gelmiş..
Kimisi ailesini almış geldi..
İzlediğim onca konsere nazaran hiç bu kadar "şık"bir konsere katılmamıştım diyebilirim..
Öyle tıklım tıklım insanların birbirinin üstüne çıktığı bir konser değildi..
Çimlere kurulanlardan..
Locada oturanlara..
En önde oturanlara..
Arkada ayakta duranlara kadar herkes gerçekten o sese hayran olduğu için oradaydı..

Ekibi yine onunla birlikte müthişti elbette..
"Vaaay Canına..,İnanmıyorummm.." gibi şaşırma efektlerini kullanmamızı sağlayan..
Bütün gece çellolarıyla Sir'e eşlik eden...
Hepimizin Facebook'taki Smooth Criminal videosuyla tanıdığımız, 2Cellos Stjepan Hauser ve Luka Sulic'de Maçka'daydı..
Neredeyse bütün şarkılarda Çello'larıyla bizleri büyülediler bir kez daha..
Hazır Stjepan Hauser ve Luka Sulic'den bahsediyorken, söylemeden edemeyeceğim bir kaç detay var..
Bunlardan ilki, her ikisinin de Elton John'un kıyafetlerine uygun olarak giydikleri "kırmızı pantolonları" dikkatimden kaçmadı değil..
İkinci olarak, Luka'nın taktığı güneş gözlüğü..
Yüzüne hiç yakışmamıştı..
Ancak ışıklandırmaları bizim bile izlerken bazen gözlerimizi rahatsız ettiğini düşünürsek, onun gözlük takması oldukça normaldi..
Bir diğer dikkatimi çeken ayrıntı ise, Luka ve Stjepan'ın oturdukları sandalyeler..
İlk başka mutfak sandalyelerini andırsa da bende daha sonra durumun o kadar da vahim olmadığını gördüm..
Sonraa konserin neredeyse ortalarında,başlarına takıp sahneye cıktıkları Osmanlı'nın kırmızı Fes'leriyle çok tatlıydılar..
Özellikle Luka'da bir enerji patlaması vardı benim gözlemlediğim..
Elton John için söyleyecek hiçbir şeyim yok aslında..
O yine her zaman olduğu gibi mükemmeldi..
Baş döndürücüydü..
Sacrifice, Don't let the sun go down, Candle in the wind ve Sorry seems to be the hardest word'e kadar unutulmaz bir çok şarkısının yanı sıra..
Gone to Shiloh, Can you feel the love tonight, I'm still standing gibi bir çok şarkısını da seslendirdi..
Özellikle Lady Di için söylediği o müthiş şarkı olan Candle in the wind ve bir diğer unutulmaz şarkı Sorry seems to be the hardest word'de neredeyse herkes eşlik ediyordu..
Hemde son seste..
Açıkçası ben söylemez artık diye düşünüyordum Sorry seems to be the hardest word'u ama söyledi..
O parça olmadan bir konser düşünülemezdi zaten..
I'm still standing ve daha hatırlayamadığım bir çok hareketli parçada neredeyse her yaştan insan dans ediyordu..
Tabii ki slow parçalarında da dans eden insanlar vardı..
Demiştim ya her yaştan insan oradaydı diye..
Her yaşın apayrı bir tadı olduğunu gördüm ben dün orada..
Neredeyse 50'li yaşlardadır diyebileceğim bir çok tatlı insan orada dans ediyordu eşiyle..
Dans edilmeyecek gibi değildi ki zaten..
Müthişti !!

Neredeyse unutuyordum ki aklıma geldi..
Konser başlangıcında..
İlk şarkının hemen ardından Elton John'un Türkçe "Teşekkür Ederim" diyişi vardı ki..
"Yerimmmm seniii beeenn" diye küçük çocukları mıncırırsınız ya..
Aynen öyleydi yanakları..
Çok tatlıydı..
Herkes alkışladı..
Alkışladı..
Alkışladı..
Müthiş unutulmaz bir geceydi.. 

Hayatımda asla unutamayacağım..
Torunlarıma böbürlene böbürlene anlatacağım..
Sofya'da Levski Stadyumunda izlediğim Madonna konserinden sonra birde Elton John Istanbul Konseri oldu..
Unutulamayacak kadar güzel bir geceydi..

Gecede bulunmama..
Hayallerimden birine sahip olmam da katkısı olan..
Katkıyı bırakın..
Hayallerimi gerçekleştiren..
"Ouff ya gidemiyorum" diye ağlanırken ben davetiye veren..
Muzaffer Bey'e sonsuz teşekkürlerimi bir kez daha buradan da iletmek istiyorum..
Her şey için çoook teşekkür ederim..
Fotoğrafları ve videoları akşama arkadaştan alıp koyacağım inşallah..