30 Ağustos 2011 Salı

Tutsaklık.


Bazen kendime çok kızıyorum amma velakin evdeki hesap çarşıya her zaman uyamıyor.
Bu yıl İstanbul Film Festivali kapsamında Kadıköy'de oynadı Orhan Kemal'in eserinden uyarlanan 72.Koğuş.
Ancak ben, "Kadıköy'e kim gidecek şimdi" diyerek "Dvdsini alır izlerim." demiştim.
Nitekim Dvd'sini de aldım ancak bir türlü izlemiyordum.
Kısmet bugüneymiş.

Film hakkındaki bireysel görüşlerimi söylemeden önce Orhan Kemal hakkında biraz konuşsak diyorum.
Her ne kadar Türk Edebiyatı ile içli dışlı olmasam da, o kadar güzel nezih yazarlarımız şairlerimiz var ki insanın göğüsü kabarıyor bahsettikçe onlardan.
Orhan Kemal, 20.yüzyıl edebiyatçılarımızdan.
Eserlerinde genellikle kendi hayatından da parçalar koyduğu, yoksul, işçi, arka sokak insanlarının hayatlarını, dönemin en güzel insan - toplum ilişkileriyle kaleme almıştır.
Çok fazla kitabını okuduğumu söyleyemem Orhan Kemal adına ama okuduklarımı sorarsanız, Ekmek Kavgası, Mahalle Kavgası ve Cemile güzeldi.
Lisede çok isyan ederek okumuş olsam da şimdi Edebiyat Öğretmenlerime bütün katkıları için teşekkür ediyorum.
İyi ki okutmuşlar ve iyi ki okumuşum.

Bugün bahsedeceğim ise 72.Koğuş.
Orhan Kemal'in 1954 yılında yayınlanan eseri.
1967 yılında 72.Koğuş oyunu ile Ankara Sanatseverler Derneği tarafından en iyi oyun yazarı seçildi Orhan Kemal.
Şimdi ise Murat Saraçoğlu yönetmenliğinde bir kez daha seyirci karşısına sunuldu.
Mart ayında vizyondaki yerini aldı almasına da beklenilen tepkiyi alamadı bence.
Oysa ben çok merak ediyordum.
Çocukken, Salkım Hanımın Taneleri filminde Yavuz Bingöl ve Hülya Avşar yine bir aradaydı.
İkisiniden de normal hayatta hiç haz etmememe rağmen filmi çok beğenmiş ve çok etkilenmiştim.
Öyle ki 72.Koğuş'ta da beni hiç şaşırtmadılar.
Tam böyle dönemi yansatacak oyuncular ikisi de.
Tabii ki 72.Koğuş'ta sadece Hülya Avşar ve Yavuz Bingöl yer almıyor.
Kerem Alışık, Songül Öden, Civan Canova, Devrim Saltoğlu gibi isimler de var.
Filmin konusuna gelince, II. Dünya Savaşının etkisindeki Türkiye'deki kıtlık yıllarını anlatıyor.
Ancak olaylar bir cezaevinde.
İnsanlığın ne denli bir halde olduğunu, paylaşmanın verdiği huzurla, üç kuruş için insanın yapmayacağı şey olmadığı gösteriyor.
Hani vaktinde kendini izleten filmler var diyip duruyorum ya ben.
30 Ağustos Zafer Bayramı ve Ramazan Bayramı bir aradayken 72.Koğuşu izliyorum.
Bir yandan Ramazan Bayram'ında paylaşmaktan "komşun açken sen tok yatma" sloganlarından bahsediyoruz ancak kendimiz bile "önce can" diyoruz hatta "sonra canan" kısmını es geçiyoruz.
Diğer yandan 30 Ağustos Zafer Bayram'ını kutluyoruz.
Mustafa Kemal Atatürk'ün bu Zafer Günü'nü anıyoruz şükranla..
Anıyoruz anmasına da, sadece bir gün anarak geçiriyoruz diğer 364 gün o Zafer'i baltalamakla meşgulüz.
Sonra üzerine 72. Koğuş'u izliyoruz.
Açlık,kıtlık,sefalet..
İnsanlar bir parça ekmek için bile işkenceye mağruz kalıyorlar.

Yıl 2011.
Zafer Bayramı 30 Ağustos 1922.
Eser yılı 1954.

Seneler geçmesine rağmen, bir tek dini bayramlar ve dini göreneklerin bu denli ayakta kalması beni şaşırtıyor.
Kültür ve görenekleri yok saymalıyız demiyorum ama ileriye götürebilecekken, yıl olmuş 2011.
Milenyum çağındayız.
Ayakta kalan tek şey dini inançlarımız.
Baş kaldıranların bile çıkarları doğrultusunda olması bir yana, birilerinin bir taraflarını itina ile yalamadan bir yere varamayacağını öğretiyorlar mekteplerde bile sınavlarla.
 Sonra tartışınca özgürlükten, eşitlikten, haklardan bahsediyoruz.
Tarihinden ders çıkaramayan ve bu tarihi önüne alıp gurur bile duyamayan bir biziz.
İnsanlar 50 senelik, olmayan bir tarihlerine bile sahip çıkıyor bizse tarihte yaşıyoruz.
Durmadan geri..
Hiç durmadan geriye gidiyoruz.

Tarih uzun çaplı ve tartışması bana düşemeyecek kadar geniş.
Hem malum yazanı içeri tıktıkları şu günlerde, elime tesbih alıp "tövbe tövbe" bile çeksem kurtulamam..
Burada kesmek lazım.
Tarih sevmem demeyin.
Bizler de tarihin birer parçasıyız.
Hele ki geriye doğru gittiğimiz şu günlerde,
İzleyin, okuyun, ölçün tartın,değerlendirin ve düşünün..

Keyifli seyirler dilerim. 

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Cover Yapmak Yetenektir.



Cover yapmak kesinlikle yetenek işidir.
Her şarkı coverlanmaz.
Ve her yapılan cover oturmaz.
Anlayacağınız özel bir yetenek gerekiyor cover yapmak için..
Şarkının hakkını verebilmek için.
Birazda yetenek gerekiyor müzik açısından.

Peki ya Gülçin Ergül nereden çıktı?
Hepsi ile ilk çıktıkları dönemlerde aralarından en parlak geleceğin bu sarışın bukleleri olan kız, Gülçin demiştim.
Ama o zamanlarda hem biz hemde yapılan şarkılar arayıştaki biz için "çocukça" idi.
Hepsi'nin müzik kariyerine baktığımızda daha da beter hale geldiklerini görüyoruz.
Ancak, geç de olsa aralarından Gülçin sıyrılıp kendi yolunu çizme kararı aldı.
Nisan ayında Hürriyet Kelebek'te albüm yolda diye haberi okuduğumda çok sevinmiştim.
Helee hele caz,blues terimlerini okuduğumda çok heyecanlanmıştım.
Doğruyu söylemem gerekirse albüm çıktığında ilk indirenlerden ve hayal kırıklığına uğrayanlardan biri de ben oldum.
Caz namına neredeyse hiçbir şey göremedim.
Beklediğim Blues bu değildi.
Böylesine yetenekli bir ses gerçek anlamında harcanıyordu.
Ve ben bunu her adının geçtiği konuşmalarda ifade edip duruyorum..
Ancak, ne kadar kötü bir albüme sahip olsa da.
Ne kadar kötü bir gruptan geliyor olsa da.
Kadının ses çok güzel lan.
Yetenekli falan da.
Bilsem ki Akustikhane'deki gibi güzel güzel coverlardan oluşan bir konser yaşatacak hiç tereddüt etmeden giderim konserine.
Ama tabii önce playlisti de görmek lazım bileti almadan.
Umarım en kısa zamanda sesini harcadığını fark eder de kendisinin de sevdiği gibi blues caz albümü yapar.
Şahsen ben cover olmasına da razıyım bu albümün..
Keyifli dinlemeler dilerim..


15 Ağustos 2011 Pazartesi

Music Please Vol. 25


Bu hafta Music Please'de aslında iki farklı sanatçı arasında git gel yaşadım..
Ve sonunda bir karara vardım ikisini de bir kaç gün arayla paylaşmaya karar verdim..
Ancak, önceliğimi Emilia'dan yana kullandım..
Son jenerasyonun cokta hatırladığını düşünmüyorum açıklası Emilia yı..
Ama bizim kuşak muhakkak hatırlıyordur şu dizeleri..
"I'm a big big girl, in a big big world...."
Çocukken bir tek o kısmını söyleyebiliyordum..
Seneler sonra "hadiii canımmm" diyerek tekrar buldum Emilia'yı..
Bütün albümlerini de indirdim çocukluğumdaki gibi dinleyerek eğleniyorum..
Ancak bu sefer tek fark şarkı sözlerini tamamen anlayıp söyleyebiliyorum..
Değişmeyen yanıysa anılar halaa aynı..

Gelelim kim bu Emilia sorusunun cevabına..
Emilia, İsveçli pop soul sanatçısı..
Evet bütün şarkılarında bu tadı alıyorsunuz..
Ne sizi sıkıyor ne de bir yerden sonra yeter dedirtiyor..
Hep bir gülümseme yaşatıyor bana..
Belki de çocukluğuma kadar gittim diyedir bu..

Her neyse..
Emilia'nın soul pop sanatçısı olduğunu söylediğime göre albümlerine bir göz atabiliriz demektir..
1996 yılında Abba grubunun managerı olan Stig Anderson'un oğlu tarafından keşfedildi..

1998 yılında ilk albümü Big Big World yayınlandı..
En çok bilinen albümü de Big Big World oldu zaten..
Dikkat edip dinlemeden geçmeyin diyebileceğim şarkılarsa sürüsüne bereket..
Bence siz bütün albümü dikkatlice dinleyin ama Twist Of Fate, Big Big World, Maybe Baby ve Daddy's Girl şarkılarını daha bir çok dinleyin..

2000 yılında kendi adını verdiği Emilia adlı albümü yayınladı..
Bu albümde yine dikkat çeken parçalara şöyle bir baktığımda Kiss By Kiss ve Tell Me Why adlı şarkılar daha bir göze çarpıyor bence..

2007 yılında ağırlıklı olarak İsveçce şarkılardan oluşan Sma Ord Av Karlek adlı albümü yayınlıyor..
 Bu albümün adının meali "Aşk Küçük Bir Kelime" demekmiş bu arada.
Bu ilginç albümünde elbette dikkat çeken şarkıları var..
Bunlar; En Sang Om Karleken, Sma Ord Av Karlek ve Fotspar i Snön..
Tabii bunlar tam anlamıyla bu şekilde yazılmıyor araştırıp netten bulursunuz artık meraklılar klavyemin yetemediği harfleri..

2009 yılına geldiğimizde, Emilia Eurovision Şarkı Yarışmasında ülkesi İsveç ulusunu temsil ederek finalde 9.sırada yer aldı..
Aynı yıl Eurovision da temsil ettiği şarkı ile aynı ada sahip olan My World adlı albümü yayınladı..
Bu albümün dikkat çekenleri ise, Coming Home, Teardrops ve You're My World şeklinde..

Bu haftanın şarkısı da eski günlerin anısına Big Big World'ü seçecektim ancak bana bütün anılarımı tekrar canlandırdığı "Keşke tekrar çocuk olsam.." dedirttiği için Twist Of Fate..
Ayrıca Emilia ile seneler sonra kavuşmamızı sağladığı için sevgili Utku'ya da teşekkürlerimi buradan da iletiyorum..
Bazı arkadaşlar özeldir ayrı bir güzeldir işte..

Keyifli dinlemeler dilerim..



11 Ağustos 2011 Perşembe

Tv Series 4


Drama temalı filmler ile başladım o şekilde devam süreci içerisindeyim ve baktığınızda "Bu kız sadece drama mı izliyor yani?" diyebilirsiniz ama bu doğru değil..
Olabildiğince izlemekten keyif aldığım zamanın ve şimdinin dizileri hakkında bilinen bir kaç kelamı ifade ediyorum burada..

Bu hafta ki Tv Series konuğu True Blood.
Her ne kadar True Blood için fantastik dram kategorisini verseler de, bana göre vampir pornosu..
Vampirin pornosu mu olurmuş demeyin izleyin olduğunu görün..
Normal şartlar altında 2008 yılında yayına başladı True Blood ve şu ana kadar 4 sezon yayınlandı..
Yayınlanmaya da devam ediyor şu aralarda 4.sezonu..
HBO yayınlarından biri olan True Blood, Sookie Stackhouse Serisi ve Güney Vampirleri Serisi kitapları temel almakta..
Yazarı Charlaine Harris..
Artık izlemeyen kalmadığını düşünsem de benim kafamda olabilenler önyargılılar için şöyle bir konusuna değinmek istiyorum..
Küçük bir kasabada vampirler ve insanların bir arada yaşamalarıyla aralarında oluşan etkileşim çekim ve olguları ortaya koyuyor..

Kendi adıma konuşmam gerekirse ortalama 2.5 hafta önce izlemeye başladım..

İzlediğim önerdiğim diğer diziler gibi herhangi bir şey hissettirmiyor aslında bana..
Normal koşullarda vampir film, dizi ve kitaplarının suyunun çıktığını düşünüyorum hala da..
Ancak bu dizide çeken şey açılış müziği..
"Ee indir dinle" diyenlerin olacağını az çok tahmin ediyorum ama 55dk boyunca izleyip gülebiliyorum..
Kafa dağıtma konusunda birebir bence..
Tabii açılış şarkısının da ayrı bir yeri var..
Her neyse ben sezonu yakaladım öyle ya da böyle..
Boşa zaman harcamaktansa "normal" bir zaman geçirdim diyebilmeniz için şahsen tavsiye edebilirim bu pornoyu..
Ah şey vampir dizisi olan True Blood'ı..

Buyrunuz Imdb' nin düşünceleri..
Buradan da HBO True Blood sayfasına erişebilirsiniz..
Vee işte bu da o müthiş açılış..


** Jace Everett - Bad Things  

Keyifli Seyirler dilerim.. 

7 Ağustos 2011 Pazar

Colors.


Zaman kendini tekrar ediyor..
Bu ya bir döngü ya da rastlantı..
Her ne ise bu..
Zamanlamayı öyle güzel başarıyor ki..
En çok ihtiyacın olduğu noktada..
Huzuru aradığında..
Özlediğinde..
Umudun tam da tükenmek üzere olduğu sırada..
İyi ki geldin mi demeliyim..
Her şey o kadar kompleks bir halde ki şu anda..
Sadece tadını çıkartmak istiyorum..
Giderken, ardından bıraktığı bütün hayallerin zamanıdır belki şimdi..
Ya da benim gerçekten doğru zaman kavramıyla ilgili takıntılarım var..
Ya da gerçekten her şeyin değişme vakti gelmiştir..
İnsanların..
Yaşamların..
Kararların..
Hayatın belki de..

Elma şekeri güzeldir..
Çocukken ki gibi üstüm başım yüzüm gözüm batarak yemeyi özledim sanırım..
Belki bir gün..
Uzun zaman sonra..
Çocukken oynadığım parkta..
Ya da Kordon'da..
Yemyeşil çimlerdeyken alır bana..
Ya da ben alırım..

Her neyse..
Huzurun geri dönmesi tekrar güzel..
Birde sorular olmasa..
Ve zaman..
Senden halaa nefret ediyorum;
 Beklemek zorunda kaldığım için senin ilerlemeni..

Now i'm down i'm just hanging on the corner
I can't help but reminisce
When u're gone all the colors face..
U're gone...

Belki bir kez daha gitmezsin ve renkler hep böyle parlak kalırlar hayatımda..

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Tv Series 3


Drama dizileriyle başlamışken devam edeyim dedim..
Six Feet Under'dan sonra çekilen 2-3 başarılı dramalardan biri Mad Men benim için..
Matthew Weiner tarafından yazılan Amerikan dizi Mad Men..
2007 yılında yayın hayatına başlayan Mad Men, hala devam etmekte..
Şimdiye kadar 4 sezonu geri de bırakan dizinin 5.sezonu ne zaman başlayacak şu an için meçhul..
Bir an önce başlasa da bizde izlesek diye düşünen bir değilimdir sanırım..
Dizi kalmadı yahu izleyecek..

Konusuna da biraz bakacak olursak, izlemeyenler ya da başlamayı düşünenler için..
1960 ların Amerika'sından şu ana kadar olan değişimleri anlatıyor en genellediğimiz de dizi.
Şimdiye kadar iki Altın küre ve altı Emmy Ödülü'nün aralarında oldugu çok sayıda ödül kazanmıştır..

 

Imdb ne mi diyor Mad Men için ? buradan bakın öyleyse..

Keyifli seyirler dilerim.. 

4 Ağustos 2011 Perşembe

Tv Series 2


Tv Series bölümüne başlayıp öylece bırakan biri olmak istemiyordum ama şu aralar ne yaptıgıma ben bile anlam veremezken bunu size açıklayamam sanırım..
Bahane üretmiyorum gerçekten..
Neyse uzatmadan yazmaya başlıyorum ki bu hafta 2 3 tane Tv Series yazacağım..
Takip ettiğim güncel dizilerle birlikte, gençlik dönemlerime, çocukluğuma dair severek izlediğim ve büyük etki bırakan dizilere de burada yer vermek istiyorum..

Ve işte onlardan biri..
Six Feet Under..
Halaa izlemeyenlerin olabileceği görüşündeyim..
Ancak, bu izlemeyenlerin de bir an önce başlamalarını öneriyorum..

Six Feet Under, HBO tarafından yapılmış bir televizyon dizisi..
Normal şartlar altında dizi 2001 - 2005 arasında yayında olsa da, Türkiye'de Cnbc-e tarafından yayınlanmış olup Temmuz 2007 yılında son bölümü gösterilmişti..
Lise yıllarımda yeri geldiğinde salya sümük ağlatan..
 Allan Ball'ın senaryosunu yazdığı bu seri, bir cenaze evi işleten ve bu evde yaşayan ailenin yaşandıklarını anlatıyor..

Drama severlerin daha fazla geciktirmeden izlemelerini düşündüğüm bu dizinin birde aldıkları ödüller var..
2003 yılında En İyi Drama Dizisi dalında "Altın Küre"..
2004 yılında Altın Küre'de iki ayrı dalda yarışıp "En İyi Kadın Oyuncu" ödülü almıştır..
32 kez Emmy adaylığı alıp 7sini..
8 Golden Global adaylığından da 3 ünü kazanmıştır..

IMDB ne mi diyor Six Feet Under için ? buradan bakın öyleyse..
HBO Six Feet Under Sayfası için de buradan buyurun..



Keyifli seyirler dilerim.. 

2 Ağustos 2011 Salı

Izmir..


Neden Izmir'le ilgili yazdığımı bilmiyorum..
Ya da bu başlığı açtığımı da..
Ama bu sabah bir şey oldu..
Kardeşimle manava gittik ve "limon" da alalım limonata yaparız abla diyince Eylülsu, bir burukluk yaşadım..

İzmir'de olaylı bir ev dönemimi artık bilmeyen okumayan kalmadı dıye dusunuyorum..
O evimin yakınlarında bir bahçede limon ağacı vardı..
Tırmanıp oradan topluyordum ben limonları..
Öyle miss kokusu vardı ki ağacın..
Zorla gel ve topla beni diyordu..
Birgün bu ağacın tepesine çıkmış toplarken bir dede ile nine tarafından azar işitmiştik..
Aslında azar sayılmazdı..
Önce "koparmayın onları terbiyesizler" dediler..
Sonra gelip "neden koparıyorsunuz cocugum?" diye sordular..
"O kadar güzel koku yayıyor ki yolun başından buraya sürükleniyoruz resmen" diyiverdik..
O ninenin anlattığına göre, en güzel limon veren limon çiçekleri Izmir'de yetişiyormuş..
O yüzden bir başka bir güzel kokuyormuş o ağaç..

Hiç huyum değildir ya Izmir'i övmek..
Neden bilinmez son bir haftadır her bok atanın ağzına bir tane çakmadığım kalıyor..
O denli sevgi patlaması yaşıyorum Izmir'e..

Sonra Üniversite Tercihi edecekler Ege de 9 Eylül de ayrı güzel..
Bir kere Buca,Narlıdere,Bornova nerede olursa olsun kampüsler Izmir'deler..

Helee şimdii..
Ne sıcaktır Izmir.. 
Sıcağı bunaltıyor ama varyaa o Kordon yemyeşill..
Cıvıl cıvıl insanlar..
Helee akşamüstleri..
Güneş batarken Kordon'da olmak kadar güzeli yok..
Sahilevlerinde arkadaşlarınla balık yemek ya da yemek için gidipte kapalı diye "hava aldık en azından" diyerek dönmek gibisi yok.. 

Bostanlı Sahili, Karşıyaka son derece güzelken bile "Göztepeliyiz biz.." demek gibisi yok..
Öğrenci evinde fırın olmadığından "annemin evi gibi" dediğim, TeaPot'ta içilen çaylardan, havuçlu kekten güzeli yok..
Ege'deyseniz her ay 50 kere düzenlenen ve ısrarlarla gittiğiniz her partinin ardından "bir daha gelirsem iki olsun" demek gibisi yok..
Gecenin bir yarısı çok sevdiğiniz arkadaşlarınızın "aşağa insene" diye arayıp kapının önünde pijamalarla oturmak gibisi yok..
Küçükpark'ta oturup da doğru düzgün hiçbir kafenin adını bilmemek gibisi yok..
Her Allah'ın günü kahvaltı niyetine Üniversite 2'ye gitmek gibisi yok..
Kampüste (Ege'nin kampüsünde) cıvıl cıvıl güneşin tadını tavla atarak çıkarmak gibisi yok..
Şirince'den alınan şarapları bir gecede bitirip sarhoş olmak gibisi yok..
Hayalbazın canlı performanslarında eğlenmek..
Sardunya'nın sıcak şarabın yanında dart oynamak gibisi yok..
Twitter buluşmasında herkesin sohbet yerine aynı anda Tweet girmesi gibisi yok..
Gecenin bir yarısı açıkınca yemeksepeti.com'a girip sipariş edilen dürümler gibisi yok..
İzmir'in yağmurunda ıslanıp, bir günde kırılan 3 4 şemsiyenin ardından küfretmek ve bir saçak altında dinmesini beklemek gibisi yok..
Ama ayrı bir güzel İzmir'de yağmur..

En başka olanı da ne biliyor musunuz?
İzmir kadar ruhu dinlendiren bir başka şehir yok..

İzmir'e ve Limon Ağaçlarına..

** Fotoğraf, Sevgili Deniz Ünlüsü'ne aittir..
Konak Meydanı